Sanat üzerine yazdığım bütün yazılarım ve Denemelerim

 
 

 

. . . VE YARATICI EMEĞE SANAT DENİLDİ

İlk insanın nesnel dünya ile tanışması, onun hakkında bilgi üretmesi ve o bilgileri biriktirmesi gibi konular genel anlamda felsefenin ve bilimin alanına girer. Alanlar arası ilişkileri kavramak açısından, bu bağlamda sanat boyutunu da tartışmanın doğru olacağı kanısındayım. Bir bütün olarak sanatın insanlık tarihinde oynadığı rolden, sanatçının birey olarak nesnel dünyaya yaklaşımına kadar birçok şeyi kapsayacak bir tartışma elbette felsefik, sosyolojik ve psikolojik boyutu da kapsar. Bu, bir yönüyle de sanatın toplumsal anlamda gelişimini incelemek olur diye düşünüyorum. Bütün toplumların tarihi için benzer şeyler söylenebilir. Sanat, öncelikle tanımlanması herkese göre değişen bir kavram olarak karşımıza çıkar. Tarih boyunca hep böyle olmuştur. Bunun nedenlerini ortaya koymak bir bakıma toplumların tarihsel gelişimini inceleme anlamına da gelir. Öyleyse kuru bir sanat tanımı yapmadan önce, insan ve nesne ilişkilerinden yola çıkıp, yine insanın yaratıcılık boyutunun nasıl geliştiğine göz atalım. 

Evrenin realitesi, özünde nesnel olandan ibarettir. İnsan da bu yapının bir parçasıdır. Klasik tanımıyla insan düşünen bir varlıktır. O önce çevresinde gördüğü, dokunduğu ve hissettiği her şeyi tanımakla başlamış ve bu güne bütün bunlar konusunda önemli bir bilgi birikimine ulaşmıştır. Günümüzde ulaşılan teknolojik bilgi ve birikim, ister yararlı, isterse zararlı olsun, sonuç olarak insan düşünce ve yaratıcılığının bir ürünüdür. İlk insanın tanımakla sınırlı kaldığı nesnel dünya bugün modern denilen toplumların egemenliğine girmiştir. Her alanda ortaya çıkan olgular, insanın tarihsel gelişiminin bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Toplumların ortaya çıkıp gelişmesinin serüveni ilk insanın ortaya çıkışıyla başlar. İlk insan henüz işaret veya sözcüklere dönüşmemiş çeşitli seslerle anlaştığı dönemlerde bir taşa, bir ağaca, bir hayvana vb. şeylere o günün koşullarına göre baktı ve kendince onlara anlamlar verdi. Bu süreçte kiminden korktu, kimine taptı ve kiminden de yararlandı. Aç kalmamak için avlanmayı, avlamak için öldürücü alet yapmayı yine bu süreçte öğrendi. Sonra yaşamın devamı için yığınlarca gereksinimler ortaya çıktı. Bu gereksinimler dediğimiz şeyler aslında içgüdüsel birtakım reaksiyonların bilince dönüşümünün prototipleridir. İçgüdü doğal olarak bütün canlılarda vardır. Ama her içgüdüsel olguyu bilgiye dönüştürmek sanıyorum sadece insana has bir özelliktir. İçgüdü ile bilincin ayırdına varmak da yine insana has bir durumdur. Bu kısa belirlemelerden sonra tekrar ilk insana dönelim: O, avlanmada kullanmak için taş ve benzeri sert maddelerden alet yapmaya başladı. Güç yetiremediği avından, önce kaçmayı sonra korunmayı öğrendi. Bu arada bazı rastlantısal şeylerden faydalanmayı denedi. Korunmaya elverişli olan bir mağara, bir ağaç kovuğu ya da avı daha etkili biçimde çabuk öldüren keskin aletler gibi şeyleri çok uzun tarihsel bir süreçle birlikte daha iyi tanıdı. Burada derin olarak insanın tarihsel gelişimine girmekten çok, gelmek istediğim asıl nokta: insanın gereksinimleri doğrultusunda nesne veya maddeleri kullanma ve biçimlendirmeye yönelik gelişimidir. İlk insanın taşı yontup biçimlendirmesi, o günkü gereksinimin sonucudur. Sıradan bir taş ile biçimlendirilmiş bir taşın arasındaki farkın, fark edilmesi gelişmenin de bir göstergesidir, taşın işlenip daha keskin alet veya yontulup daha sağlam ve düzgün korunaklar yapılması gibi. Buraya kadar olan dönem insanın avlanıp karnını doyurma ve tehlikelerden korunma sürecidir. Önceki satırlarda yaşamsal gereksinimlerden bahsetmiştim. Bana göre gereksinimlerin çoğu rastlantısal olarak bulunan birçok şeyin süreklileştirilip bilgiye dönüştürülmesidir. Örneğin bir ormana şimşek düştüğü an ağaçların ateşe bürünmesi, ilk insan için yararlı olabilecek en önemli rastlantısal buluştur. O güne kadar belki de soğuğa karşı sınırlı olanaklara sahip olan insan için ateş bir mucize olmuştur. Büyük olasılıkla ateşin süreklileştirilmesi de buna benzer rastlantısal olgulardan edinilen bilgilenmeyle olmuştur. İlk insan, keskin ve sivri bir maddeye basarken ayağının kesildiğini görmeseydi belki de daha etkili ve kesici aletin nasıl olduğunu uzun zaman bilemeyecekti. Buna benzer varsayımlar daha da çoğaltılabilir. Buradan şu anlamı çıkarabiliriz: İnsanlık tarih boyunca bulduğu her olguyu süreklileştirip ondan yararlanma bilincini geliştirme ve onu yeniden üretme yeteneğine sahip olagelmiştir. Bu üretim süreci hızlandıkça gelişmeler sağlandı. Üretimin ortaya çıkışı gereksinimlerle doğrudan bağlantılı olduğundan, burada bir eş zamanlılık söz konusudur. Korunma ve barınma gereksinimi, yapı ve öncelikle taş ustalığının gelişmesini sağladı. Bu yerleşik hayata geçişin ve sürekli mekan edinmenin ilk adımlarından biridir. İlk insan yerleşik yaşama başlayınca biriktirmeyi, biriktirmeyi öğrenince paylaşmayı, paylaşmayı ögrenince eşitsizliği, eşitsizsizliği ögrenince sınıflaşmayı vs. vs. yi öğrendi. Burada artık daha gelişkin bir sosyal yaşam boyutu ortaya çıkıyor tabii. Bu durumda gereksinimlerin de boyutları genişlemiş oluyor.

Daha önce bir işlenmişlik veya biçimlendirmeden bahsetmiştik, yani doğal olana müdahale ederek istenilen bir biçime getirmek. Bu doğrudan insanın kendi yaşamsal sürecindeki tarihsel yaratıcılık serüveniyle bağlantılıdır. Taştan ev yapmaya başlayan insan, taşı daha düzgün yontup üst üste koyduğunda, daha sağlam barınak yapmayı öğrendi. Yerleşik ailede nüfus çoğalınca fazla ev yapma gereksinimi doğduğundan yenileri yapıldı. Ev yapımı çoğalınca, onları yapanlar daha da ustalaştılar. Ustalar yetkinleştikçe biçimlerle daha fazla ilgilendiler. Zamanla biçimler arasındaki farklılıkları gördüler. Bu insan bilincinin farkı keşfetmesinin adımlarından biridir denebilir. Farklılıklar daha sonra birçok alanda hissedilmeye başlandı. Biriktirme yani yerleşik hayatın gereklerinden biri olan yiyecek ve benzeri şeylerin stoklanması, yine yerleşik insanın ilk icraatlarından en önemlisidir. Haliyle güçlü olan, kalabalık olan topluluklar daha çok av ve daha çok mal birikimi sağladı. Bunu yapamayanlar gereksinimlerini karşılamakta zorlanınca; güçlü topluluklar karşısında zayıf ve muhtaç duruma düştüler. Mal birikimi olanlar muhtaçlara ihtiyaçlarını verirken onların üzerinde tahakküm kurmayı öğrendiler. Böylece insanlar arasında da bir fark görülmeye başlandı. Zamanla oturdukları yerler, kullandıkları aletler de farklı oldu. Sağlam, sağlam olmayan, az keskin, çok keskin, güçlü, güçsüz gibi şeyleri öğrenen insan, sosyal yaşamın gelişim seyri içinde farklılıklar zincirini daha da uzatmış oluyordu. Ta ki çirkini ve güzeli keşfedinceye kadar. Belki de sanat bu noktadan itibaren tartışılabilinir. Çünkü dünyada hemen hemen herkesin kabul ettiği bir şey vardır, o da sanatın güzel olanı işlediğidir. Ama güzelin herkese göre değiştiği gerçeğinden hareket ettiğim için, tarihsel gelişim diyalektiğine vurgu yapmayı uygun buldum. Bu bir varsayım, bir felsefe veya bir dünya görüşü düzleminde düşünülebilinir. Biz, ilk insanın yaratım serüveni ile konumuzu sürdürelim. Ne yaptı duvar ustaları ? Taşları daha iyi yontup onlara kendilerince biçimler verdiler ve daha sağlam ve güzel görünen yapılar ortaya koydular. Mal birikimi olanlar ne yaptı? Onlar daha fazla olanaklara sahip olduklarından, daha geniş, daha sağlam ve daha güzel olanları tercih ettiler. İşlerinde en iyi ustaları çalıştırdılar. Bir bütün olarak sosyal yaşamın eşit koşullarının bozulmaya başlaması aslında bu noktadan itibaren ele alınabilir. Bu bir nevi doğanın yasalarında varolan karşıtlar tezini doğrulamaktadır.

Sanat, sosyal yaşam içinde farklılıklar derinleştikçe daha önem kazanmıştır. Tarihe bakıldığında, elit olanla sanat arasında çok sıkı bir bağ olduğu görülür. Bugün de olduğu gibi, her zaman hakim olanların sanata daha çok sahip olmaları boşuna değildir. Bunun tarihi kökeni ta sınıfların ortaya çıkışına kadar gider. Bundan dolayı konuya ilk insanın serüveni ile giriş yapma gereği duydum. Yani, sanatın tarihsel ve sosyal başlangıcına vurgu yaptım. Gelelim birey olarak sanatçının bu tarihsel sürecin neresinden itibaren etkili olduğuna: Dikkat edilirse konuya başlarken insanın nesneye biçim vermesi yönündeki eylemiyle giriş yapmıştım ve şimdi bunu biraz daha açalım diyorum. İnsanın doğaya müdahalesi onu kendi yaşamına uyumlu hale getirmesiyle eşzamanlıdır. İnsanın yerleşik sosyal hayata geçmesiyle birlikte daha çok üretken duruma geldiği mutlak bir gerçekliktir. İşbölümü düzleminde gelişen sahalarda bunlara bağlı olarak üretim de ortaya çıkmıştır. İnsan doğayı tanımaya başladıkça ya da daha iyi tanıdıkça ona müdahalesi de o derecede artmıştır. Bu gelişme tümüyle insanın bilgi birikimi sağlamasıyla mümkün olmuştur. İlk av malzemesi taştan yapılmış kaba bir alet iken, madeni keşfeden insanın ok veya baltayı geliştirmesi gibi. Biçimlendirmede ustalık yaşamın gerekli kıldığı birçok şeyin sağlanması açısından düşünülürse; salt bir zorunluluktur. Ancak üretilen şeyin hem kullanım, hem de göze hoş gelen bir nesne olması, artık insanın bir seçicilik bilincine vardığının kanıtı oluyordu. Yani bir şeyin biçimi ve işlevi insan tarafından iyi ya da vasat olarak değerlendirilmeye başlandıktan sonra, sosyal yaşamın içine artık sanatsal kaygıların da girdiğini söylemek çok abartılı olmaz kanısındayım. Bundan böyle insan, artık sanat olarak adlandırılacak her üretimin sosyal yaşam içerisinde ne kadar işlevselliğe sahip olduğuna bakarak sanata yaklaşmaya çalışıyordu.

Yazılı tarih veya çeşitli kalıntılarda yer alan işaretlerden anlaşılmaya çalışılan eski uygarlıklar  kendilerine göre kültürel, sanatsal gelişmenin de sahibi olmuşlardır. Önceki satırlarda sanatın tanımlanması konusunu açarken, bunun her döneme göre ve herkesçe değişik ortaya konduğunu belirtmiştim. Biz bugün, tarihin çok eski çağlarından beri çeşitli uygarlıkların bize ulaşan kalıntılarına veya sağlam kalmış birçok yapıtlarına bakarken; onların sanat yapıtı olup olmadığını tartışma konusu yapabiliyoruz. Oysa bizim sanat eseri dediğimiz birçok şey o toplumların yaşamında belki de zorunlu olarak üretilmesi gereken şeylerdi. Bu hangi uygarlıkta olursa olsun ister Mezopotamya, ister Mısır ve isterse İnka olsun hep aynıdır. Örneğin herhangi bir uygarlığa ait bir tanrı heykelini ele alalım: burada öncelikli olan inançtır. Dönemin insanı, kendi inandığı şeyin totemini ya da heykelini en iyi şekilde yaparak onu kalıcı kılmayı düşünür. Birilerini tasvir eden rölyef, heykel veya benzeri şeyler; büyük ihtimalle inanç ve onun zorunlu kıldığı üretimler olarak düşünülebilir. Bu yönlü üretimler dönemin toplumsal istemlerinin başında gelir. Çünkü tanrı herkesin tanrısı, kral herkesin kralıdır. Bunları temsil eden heykel, resim ve benzeri semboller antik toplum fertleri için oldukça önem taşır. Burada sanat adına mutlaka bir şey ararsak tabii ki çok şey söylenebilir. Çeşitli kurgular düzeyinde tanrı, tanrıça ve kralları sembolize eden rölyef, heykel ve benzeri şeyler elbette bir yaratıcılığın ürünüdür. Hemen hemen bütün çok tanrılı antik uygarlıklarda bu yönlü üretilen binlerce yapıt günümüze kadar ulaşmış bulunmaktadır. Her yaratıcılık sanat olarak ele alınırsa antik dönemlerden kalma her şeyin birer sanat eseri olması kaçınılmazdır. Büyük antik Yunan filozofu Platon, kendi döneminde sanatın tanımlaması çerçevesinde, Mısır piramitlerine ‘en büyük sanat eserleridir’ der ve sanatçıyı tanrıya en yakın kişi olarak tanımlar. Sanıyorum Platon’u etkileyen şey piramitlerin devasa görkemi ve kalıcılık hissini veren sağlamlıkları olmuştur. Oysa Platon, piramitlere harcanan emeğin, çekilen acıların ve yaşanan ölümlerin öyküsüne pek değinmiyor. Bugünün insanı bile, binlerce yıl önce yapılmış olan bu görkemli yapıtların konstrüksüyonu karşısında hayretlere düşmektedir. İnsan bir an düşünüyor ve diyor ki; acaba bunlar gerekli miydi? Belki inancın gücü acılara rağmen onları gerekli kıldı. Platon’un tanrı veya tanrılar hakkındaki düşüncesi; piramitler konusunda ileri sürdüğü fikirlerin de besleyicisidir. Dönemin egemenleri olanlar, aynı zamanda tanrıya yakın olanlardır. Hatta  kimi zaman kendilerinin tanrı oldukları da görülür. Dolayısıyla her istedikleri şeyi yaptırmaya muktedirlerdi. İşte Mısır piramitleri böyle bir sistemin ürünleridir. İnsanlık tarihi böylesi örneklerle doludur. Günümüzde sanat eseridir diye hayranlıkla baktığımız birçok eski yapıtın arkasında trajik bir emek boyutu bulunmaktadır. İnsanın avını avlamak için geliştirdiği aletler, korunmak için yaptığı korunaklardan başlayarak bugüne kadar getirdiği onbinlerce yıllık birikimin analizini yapan arkeolog ve tarihçiler; henüz birçok şeyin açığa çıkmadığı görüşündedirler. Ancak Mezopotamya topraklarının çok eskilere dayanan çeşitli medeniyetlere tanıklık ettiği konusunda hemfikirdirler. Çok iyi biliniyor ki, eskiye ait bilgiler ancak bulunan kalıntı ve işaretlerden edinilmektedir. İnsanlık tarihinin belki de en önemli buluşlarının başında yazı ve işaretler gelir. Öyle ki, çağımızda bile birçok alanda işaretler diliyle bir şeyler anlatılabilmektedir. İlk yazıyı bulan Sümerler’den sonra medeniyetler arasında yaygınlaşan yazı kullanımı bir bakıma yazılı tarihin başlangıcına vurgu yapıyordu. Bundan böyle günlük yaşamdan, kralların, tanrı ve tanrıçaların icraatlarına, onlara atfedilmiş şiir ve melodilere kadar birçok şey artık yazılı hale getiriliyordu. Aynı zamanda edebiyatın da ilk adımları atılıyordu demek abartı sayılmaz. En iyi örneklerden biri çivi yazısı ile yazılmış Gılgameş destanıdır. İnsanlığın yaratmış olduğu din ve inanç kurumlarının işleyişini, yazının bulunuşundan sonra daha iyi öğrenmekteyiz. Oysa yazı öncesi dönemlerde sadece bazı sembol ve işaretlerle sınırlı kalınmıştır. Yazının icat edilişiyle birlikte daha zengin bir iletişim ve anlatım olanağı ortaya çıkmış oldu. Bundan böyle kralların ve tanrıların icraatları hem yazı hem de işaretlerle anlatılmaya başlandı. Onların birbirleriyle olan dialogları, çatışmaları kuşaktan kuşağa aktarılageldi. Zaten mitoloji dediğimiz efsanebilimi de böyle doğmuş oluyordu.

Dikkat edilirse mitolojide hep karşıtlar ve onların yarattığı olgular ve her olgunun da bir tanrısı vardır. Örneğin kıtlık olmasaydı insanlar bereket tanrısına, çirkinlik olmasaydı güzellik tanrısına, sükunet olmasaydı fırtına tanrısına, kuraklık olmasaydı nehir tanrısına gerek duymazlardı. Tanrılara olan inanç boyutu, ilk insanın bir güç karşısında boyun eğmesinde attığı ilk adımdır. Bugün bile çok daha katı biçimde; bilmedikleri, görmedikleri halde hayali bir güce inanmaktadırlar. Din, insanın insan üzerinde egemenlik oluşturmasının ilk araçlarından biridir. Bunun yanında çok tanrılı ve sonrasında tek tanrılı inanç sistemleri, birçok alandaki gelişmenin de zeminlerini oluşturmuşlardır. Mitolojik dönem Mezopotamya’sında tanrılara tapınmak için yapılan Zigguratlar mimari tasarım bazında birer üstün yapıttırlar. Bu Zigguratların içinde, dışında, çevresinde yer alan kabartmalar, heykeller yine yaratıcı emeğin birer ürünleridir. Burada en belirgin özellik inanç ile yaratıcılığın bir arada sürdürülmesidir.

Yine çok tanrılı yaşamın hakim olduğu toplumlarda sanat veya benzer kavram adına gelişen ne varsa, hepsi belli bir hakim tabaka veya zümrenin denetiminde olmuştur. İster dini bir elit, isterse herhangi bir ekonomik üstünlük veya hakimiyet olsun, her toplumsal hayatta sanatı belirleyenler hep bunlar olmuşlardır. Günümüzde de durum böyledir. Değişen sadece isim ve rollerdir. Tarihsel gelişim seyri içinde, toplumların katmanlar düzeyinde sahip oldukları çeşitli alansal çalışmalar yaratılmıştır. Örneğin, köleci toplumda ekonomik olarak üstün olanlar, kölelere sahip olmalarının yanında onları alıp satabiliyorlardı. Köleler arasında çeşitli yetenekleri olanları varsa, bunun köle beylerine oldukça faydası var demektir. Yani köle yaratıcı emeğini de burada beyin hizmetine sunmakla yükümlüdür. Antik çağlardan günümüze kalan dev piramitler, zigguratlar ve tapınakların çoğu köle emeğinin ürünleridirler. Feodal toplumlarda  kölecilikten farklı bir takım gelişmeler sağlanmış olsa da, yine sanat hakim olanın denetimindedir. Derebeylerin kendileri için inşa ettirdikleri görkemli şatolar birer mimarlık ve sanat eserleri olmakla birlikte, sonuç olarak zevkler uğruna yapılmış ve sadece belli bir elitin hizmetine sunulmaktan öteye gidememişlerdir. Yani sanatın yaratıcıları olan yetenekli ve yaratıcı insanların üretimleri belli bir elitin tahakkümündedir. Feodal toplumların tek tanrılı dönemlerinde sanat, daha çok belirgin bir biçimde kurumlaşmayı sağlar duruma gelir. Tabii ki, bütün toplumlarda bunun aynı zamanda oluştuğu söylenemez. Özellikle Uzakdoğu ve Hıristiyan batı toplumları en çok gelişme sağlayan toplumlar olmuşlardır.

Adına sanat diyeceğimiz her tür üretimin, her ne adına yapılırsa yapılsın, bir ihtiyaçtan doğduğu mutlaktır. İster din, ister hakim bir zümre ve isterse sosyal paylaşım adına olsun durum değişmez. Ancak, tarih boyunca sanatçıların bütün muhalifliğine rağmen, üretimlerini hakim sistemlerden tam bağımsız yaptıkları söylenemez. Toplumların sanat tarihlerine bakıldığında bunu rahatlıkla görebiliyoruz. Sanat ve sanatçı adına bu trajik bir yazgıdır. Şimdi, sanat bir dil olarak düşünülürse ve bu dili kullanana sanatçı denilirse ve bu sanatçı istediği gibi değil de, dönemin din mensubu ya da yöneticisinin istediği gibi konuşmak zorunda bırakılırsa, tabii ki trajik bir durum ortaya çıkar. Bu trajedi tarih boyunca hiç bitmedi ve halen devam ediyor.

Bilinebilen tarihsel dönemlerden anlaşıldığı kadarıyla insanlar, yaşamlarını sürdürmek için doğadan koşullarının elverdiği ölçülerde yararlanarak bugüne kadar gelmişlerdir. Gerek yaşadığı mekanlar ve gerekse kullandığı eşyalar üzerinde bilinç ve bilgilenmeleri arttıkça daha çok yetkinleşmişlerdir. Arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkarılan yapılar, eşyalar, takılar ve benzeri şeyler bu anlamda en aydınlatıcı belgeler durumundadırlar. Ama ne yazık ki, birçok uygarlığın belgeleri yeterince günümüze kadar ulaşamamıştır. Bunların başında Mezopotamya uygarlıkları gelmektedir. Tarihçi ve arkeologların tespitlerine göre Mezopotamya, tarihin en eski uygarlıklarına tanık olmuş bir coğrafyadır. Bilindiği gibi eski uygarlıkları bugüne taşıyan en iyi belgeler heykel, kabartma, mimari eserler, yazıtlar ve benzeri şeylerdir. Tüm bunların olması için, taş ve benzeri sert şeylerin bol olması gerekir. Bu anlamda Aşağı Mezopotamya, Yukarı Mezopotamya’ya göre  daha şanssız sayılır. Dolayısıyla kuzeydeki uygarlıkların taş işçiligi ve yontuculuğunda daha ileri oldukları düşünülebilir. Mezopotamya’nın hatta dünyanın ilk devlet kurumlaşmasını yaratan Sümerler’in birçok alanda ileri olmaları ve hatta güneyde olmalarına rağmen ileri düzeyde taş işçiliğine sahip oluşları, onlar hakkında kuzeyden güneye indikleri konusunda ipuçları vermektedir. Burada sorun Sümerler’in kuzeyli ya da güneyli olmalarından daha çok, topyekün olarak Dicle ve Fırat nehirleri arasında yer alan bölgede gelişen antik uygarlıkların durumudur. İlk insanın kendi yaşamını sürdürmek için avlanma, bunu yapmak için de, üretim sürecine girdiğini başlarda belirtmiştim. Sınıflı toplumun prototipi olan klan topluluklarından itibaren, yaratıcı emeğin güçle bağlantılı olarak geliştiğine de kısmen değinmiştim.

İnsanlık tarihinde yazı ilk olarak Sümerler tarafından icad edildi. Çivi yazısı olarak adlandırılan bu buluş, bir yüzeyin oyulmasıyla oluşturulan, yani rölyefin tersi olan ve her yönüyle geometrik bir kurgu isteyen bir yazı tekniğidir. Tabii ki, Sümerler’in böyle bir buluşu gerçekleştirmeleri bir birikimin sonucudur. Taş, maden ve birçok maddelerin bolca olduğu Mezopotamya’da uygarlıksal gelişme içerisinde olan insan, bu doğal maddeleri en iyi şekilde kendine yarayacak biçimde kullanma ve işlemeyi öğrendi. Zamanla kendi dönemini ileriye taşıyacak belgeleri, bilerek ya da bilmeyerek hazırladı. Yine zamanla basit bir topraktan bugüne kadar gelebilen kil tabletleri de üretmeyi bildi. Yazının bulunuşu, yazılı tarihin de başlangıcı olduğuna göre, günümüze ulaşan bu tabletlerden tarihe ilişkin bilgi edinmek mümkün olmaktadır. Yine Sümerler’in yazıyı bulmasıyla birlikte, Mezopotamya’nın edebiyat ve sanat eserleri olabilecek birçok yazınsal şeyler de ortaya çıkmaya başlar. Örneğin; Gılgameş Destanı bir edebi eser olmakla birlikte dönemin yaşam biçimine ilişkin bilgileri de içermektedir. Efsanedeki bir olaydan yola çıkarak birçok tahmin yürütebiliriz. Efsaneye göre; Gılgameş, kendi şehri olan Uruk’ta çeşitli gereksinimler için sedir ağacı temin etmeye kalkışır ve bu ağaç çeşidi sadece Lübnan ormanlarında bulunur. Buna rağmen, ta güneyde olan Uruk’tan kalkıp, kuzeyde bulunan Lübnan’a  gitmek için kervanıyla yola koyulur, gider ve ağaçları getirir. Bundan anlaşılması gereken şey, Güney Mezopotamya’da bulunmayan birçok ihtiyaç maddesinin kuzeyden getirilmiş olduğudur. Gılgameş Destanı eğer taşa oyularak yazılmasaydı, belki bugüne ulaşamayabilirdi. Bunun gibi yüzlerce, binlerce rölyef, heykel ve benzeri şeyler belki de bize ulaşamayabilirdi. Zaten bugüne kalanlar da toprak altında kalan mekanlardan çıkarılmışlardır. Fakat Mezopotamya gibi büyük bir uygarlıktan bize kalanlar çok az bir bölümdür. En büyük şanssızlık bu tür belgelerin çoğunun dayanıksız malzemelerden yapılmış olmalarıdır. Tabii ki tek neden bu değildir. Bu topraklarda tek tanrılılık adına ortaya çıkan dinlerin yaptığı tahribat ve imhanın da çok payı vardır kanımca. Özellikle İslam dininin eski Mezopotamya uygarlıklarına ait heykel, rölyef, yazı ve tapınakları tek tanrılılık adına yok ettiği tarihlerde yazılıdır.

Mezopotamya’daki uygarlıksal gelişmelerin Sümerler’in öncülügünde belli bir yönetimsel sisteme kavuşması ile birlikte, her alanda sisteme paralel gelişmeler ortaya çıkmıştır. Sümerler her ne kadar tek merkezli devlet sistemi yaratmış olsalar da, özünde bu sistem çok tanrılılığın hakimiyetinde yürüyen bir egemenlik sistemi olmuş ve sanat-kültür alanını da kendine uygun biçimde geliştirmiştir. Bu nedenle Sümer şairleri en yaygın biçimde, tanrılar düzeninin icraatlarını şiirsel anlatımlarla tarihe mal etmişlerdir. Bunun yanında müzik ve tanrıları kutsayan ilahi melodiler ortaya çıkarken, sanat ve kültürel gelişimin ilk nüveleri olarak da tarihteki yerlerini almışlardır. Bize kalan tablet ve taşlara işlenen yazılardan bunu öğrenmekteyiz. Tanrı ve kral figürlerinin Mezopotamya kültüründe oldukça yaygın olduğunu hemen hemen bütün eski uygarlıkların bize kalan kalıntılarında görebilmekteyiz. Taş yontuculuğunun başlamasından itibaren av aletleri dışında birçok kullanım ve tapınım nesnelerinin de taş ve benzeri maddelerden yapıldığını, yine Mezopotamya coğrafyasında sıkça görmekteyiz. Şehirleşme, şehir devletleşmesiyle birlikte daha kalıcı, özellikle de dinsel amaçlı sanatsal üretim söz konusudur. Sümerler’le başlayıp, Medler’e, hatta çok tanrılı sistemlerin son buluşuna kadar yapılan tapınaklar veya benzeri mekanlarda dinsel amaçlı üretim hep devam etmiştir. Mezopotamya’da yönetim merkezi olan tapınak nitelikli Ziggurat’lar aynı zamanda sanatsal üretimlerin de merkezi durumundadırlar.

Sümer sonrasındaki Mezopotamya toplumlarında rölyef ve heykel ustalığı Antik Yunan ve Mısır’la karşılaştırıldığında elbette büyük farklar görülecektir. Ancak unutulmaması gereken şudur ki; tarihsel gelişim sürecinde Antik Yunan’ın kendisinden daha eski olan Mezopotamya ve Mısır’ın mirası üzerinden hareket ettiğidir. Bu açıdan bakılırsa Mezoptamya’nın dönem itibariyle ortaya çıkardığı rölyef ve heykeller oldukça gelişkindir. Özellikle birçok yönden Sümer’in takipçisi olan Asur, Babil, Urartu, Hitit ve Med medeniyetlerinde daha da ilerleme görülür diyebiliriz. Arkeolog ve tarihçilerin tespitine göre; Mezopotamya binlerce yıllık kalıntılarıyla henüz tamamıyle ortaya çıkarılmış değildir.

Sümerler’den sonraki süreçler daha çok ilerleme ve varolanın üstüne bir şeyler koyma süreci olarak düşünülmelidir. Bu topraklarda bin yıllarca süren uygarlıkların ortak olan birçok yönleri vardır. Örneğin; çok tanrılı inanç sistemlerinde, isimlerin değişikligi dışında çok bariz farklılıklar görülmez. Böyle olunca da sağlanan gelişmeler bir bütün olarak Mezopotamya genelinde anlam kazanır. Eğer bir Sümer tapınağında, Güneş tanrısı rölyefi veya heykeli varsa bakarsınız Asur’da, Babil’de, Medler’de de aynı tanrı vardır. Toplumların tarihinde, sanatın daha çok dinsel çerçevede gelişme sağlaması ister istemez insanı dinin sosyal boyutuyla ilgilenmeye götürür. Burada ya kutsal sayılan ya da güçlü olanın yarattığı bir sistem sözkonusudur. Mezopotamya’da tarihin başlangıcı ile birlikte oluşan sistem de böyledir. Önceki satırlarda kısaca Sümer şairlerinin şiirlerine değinmiştim. Bu şiirler genellikle ya bir tanrıya övgüdür, ya bir kralın savaşta gösterdigi kahramanlığın anlatımı, ya da trajik toplumsal bir olayın yansımasıdır diyebiliriz. Şiir yazmak fantazi, yetenek ve bilgelik gerektirir. Platon şairleri boşuna tanrıya en yakın kişiler ve onların yaptığı sanatın en yüce sanat olduğunu söylememiştir. Tanrıların günlük davranışlarından tutalım da, diğer tanrılarla olan ilişkilerine ve evren için aldıkları bütün iyi ve kötü kararlara kadar, bütün tanrısal işler, şiirsel bir anlatımla yazıya aktarıldığı gibi, aynı zamanda ilahi olarak da seslendirilmiş olurlardı. Tabii ki ruhani yönü ağır basan bir müziğin ifadesidir bu ilahiler. Antik dönemlerde toplumun nabzını tutanlar, genellikle tanrıların hizmetinde olan bilgelerdir. Bu bilgeler felsefi söz söyleme sanatında o derece ustadırlar ki, çevrelerini etkilememeleri mümkün değildir. Onlar aynı zamanda yönetenlerin akıl hocaları durumundadırlar ve hep tapınaklarda oturup, tanrıların yaptıklarını topluma, kendi sistemlerine uygun biçimde aktarmayı görev edinmişlerdir. Tapınaklar bir yönüyle de yönetim  merkezleri olduklarına göre, her türden yaratıcılığın hakim olanların elinde ve bu mekanlarda olması kaçınılmazdı. Bugün eğer, o dönemlerdeki tanrılarla insanlar arasındaki ilişkileri anlayabiliyorsak; bunu dönemin en yetenekli olan rölyef, heykel ve taş ustalarının yarattıklarına borçluyuz. Yine şairlerin söyledigi güzel şiirler veya melodilere konu olan sözler de, bu ustaların onları taşlara tabletlere işlmesiyle bugünlere taşınmıştır. Aslında çivi yazısı, taş ve benzer sert maddeleri daha ince detayla işleyebilmenin de bir adımı olmuştur. Ve belki de sanat denilen yaratıcı emek buradan başlar.

2005

 

 
 

 

METAFİZİK ve MİTOLOJİ   

Bütün felsefi sistemler doğdukları toplumsal yapının ve bir yanıyla da coğrafi konumun etkisi altında kalarak gelişmişlerdir. Metafiziğin ortaya çıkışı da bu doğrultuda olmuştur. Hatta denilebilir ki, bütün antik toplum mitolojilerinin temeli metafiziğe dayanır. Batı dünyası filozoflarına göre metafizik en etkili biçimiyle, teoremler düzeyinde Antik Yunan filozofu Aristo tarafindan savunuldu. Fizikötesi varsayımlara dayanan ve bundan dolayıdır ki evrenin oluşumunu, ruh ve tanrılara bağlayan bu felsefe, özellikle tek tanrılı inancın savunusu olan idealizme de kısmen kaynaklık etmiştir. Kısmen diyoruz çünkü; metafiziğin somut dünya ile de bağlantıları vardır. Toplumların mitolojik tarihlerinde bu bağlantıları görmekteyiz. Çok tanrılı antik toplumlarda her tabiatsal ve toplumsal olayın bir tanrısı vardır ve bu tanrılar halk tarafından görülebilen birer insandan ibarettir. Halktan insanların onlardan tek farkı ölümlü olmalarıdır. Hatta kimi toplumlarda krallar bazen tanrı ya da ona en yakın olan yarı tanrı olabilir. Yazılı tarihin bilinen en eski efsane kahramanı Gılgameş buna en iyi örnektir. O bir yarı tanrıdır ve O’nun birçok tanrı ve  tanrıçayla ilişkileri vardır. Diğer antik toplum mitolojilerinde de bu türden örnekler verilebilir. Buradaki yaşamın tek düzenleyicileri tanrılar ve onların ruhsal durumlarıdır. Şimdi bir toplumda aşk, savaş, gök, yer, bereket, su vs. tanrılarının olduğunu düşünün. Bu tanrı ya da tanrıçalar insan oldukları halde evrenin yaratıcıları olup kendilerine tapınılmaktadır. Tanrılar arasında bir iş bölümü olması, bir anlamda dengeyi sağlarken, bazen de kendi aralarındaki kavgalara halk veya bireyleri de kurban edebilirler. Örneğin, savaş tanrısı eğer bir şeye kızmış ise; bu bir savaş nedeni olabilir. Ancak, savaşı önlemek için iyiliksever tanrı veya yarı tanrıların devreye girip savaş tanrısını ikna etme olanağı da yok değildir. Böylesi bir yaşam biçimi geliştiren toplumlar; kendi yaşam gerçeği olan mitolojiyi de yaratmak zorundaydılar. Onların, kendi yaşamlarını tayin eden ve yönlendiren tanrılara çeşitli anlam ve misyon yüklemeleri, bir anlamda evren içindeki doğal çelişki ve yasalara yönelik bilgilenme sürecini beraberinde getirmiştir. Binlerce yıl devam eden mitolojik toplum yaşamı; en son noktasını Antik Roma'nın son dönemlerinde koyar. Ondan sonrası yavaş yavaş tek tanrılı yaşamın başlangıcıdır.

Burada üzerinde duracağımız asıl nokta; mitoloji dünyasının temelinde yatan felsefe ve onun günümüzdeki etkisi olacak. Antik dönem toplumları genellikle kendi yarattıkları tanrılarla yaşadılar. Bu toplumlardan günümüze kalan kalıntı ve eserlerden onların yaşam biçimlerine ilişkin birçok bilgi edinmek mümkündür. Gerek Mezopotamya, gerek Antik Yunan'da olsun tanrılar ya insan biçiminde ya da başka bir canlı varlık biçiminde tasvir edilir. Tapınak, saray, mezar ve benzeri yerlerde görülen rölyef, heykel ve resimsel tasfirler incelendiğinde bunu rahatlıkla anlayabiliriz. Bir Babil tapınağında yer alan ve güneş tanrısını işleyen rölyefi örnek olarak verebiliriz: Bu rölyefte güneş tanrısı Şamaş bir insan figürü olarak işlenirken, bir de kendisini simgeleyen ve yıldıza benzeyen bir sembol önünde durmaktadır. Sembolün sol tarafında ise ona tapan insanların figürleri yer almaktadır. Buna benzer birçok değişik tanrılarla insanların ilişkilerini anlatan ya da gösteren belgeler günümüze kadar gelebilmiştir. Verdiğimiz örnekten anlaşılan odur ki; bu tür sahneler o toplumların günlük yaşamının bir parçası durumundadırlar. Bu toplumlarda insanlar, günlük yaşamlarının düzenleyicileri olan tanrılara tapınmayı bir görev sayar ve her olayın ya da olgunun tanrısı olduğuna inanırlar. Şimdi bu çok tanrılılığa neden ihtiyaç duyulduğunu açmaya çalışalım: Bilindiği gibi, yaşadığımız evrende gözle görülen veya hissedilen herşey aynı zamanda hareketsel, güçsel bir işleve sahiptir. Canlıların en akıllısı kabul edilen insan, evrenin çeşitli olgu ve olayları  karşısında geçmişten günümüze kadar çeşitli yaklaşım ve düşünceler geliştirmiştir. Bu yaklaşımlardan birisi de, doğal olgulara tapmış olmasıdır. Antik çağ toplumlarında tapınılan nesne veya olgular göksel ve yersel olarak ikiye ayrılır. Örneğin, tanrı düzeyinde sembolize edilen güneş ve ay birer göksel güçtürler. Güneş hem ısıtıcı ve aydınlatıcı olması yanında birçok doğal olgunun da varlık nedenidir. Kutsallığına bugün bile inanılan güneş, ilkel toplumlar döneminde sırrına erişilmeyen ve tapınılması gereken bir güçtür. Doğal bir olay olan güneş tutulması bu toplumlarda büyük korku ve endişeler yaratabiliyordu. O dönemin insanları, güneş tutulmasına neden olanın, kötü ruhlar olduğuna inanırlar. Bu nedenle onu kötü ruhların şerrinden korumak için topluca dua ve ayin gösterilerinde bulunurlar. Ay tutulması da aynı durum olarak algılanır ve aynı tepkilere yol açar. Çok tanrılı inanç toplumlarında bunlara benzer sayısız örnekler verilebilir. Burada dikkatimizi çeken en önemli şey, tapınılan şeylerin heykel ve resim düzeyinde imgeleştirilmesidir. Günümüzde halen imgeler vasıtasıyla inançsal geleneklerini sürdüren yerli kabilelere rastlamak mümkündür. İster geçmişte ister günümüzde olsun çoğu zaman imgeyle gerçeklik arasındaki farklılık insanları fazla düşündürmediği gibi, tam tersine ikisi aynı boyutta algılanmaya çalışılmıştır. Özellikle antik insanın imgeyle olan özdeşleşimi, o dönemlerde çok derin bir inanç biçiminin var olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki; inanılan her ne ise ona ait olan imge kendisi imiş gibi algılanır ve kutsal sayılıp korunur. Hatta çoğu zaman büyü aracı olan imgeler günlük yaşamın düzenlenişi içinde önemli bir yer tutarlar. Büyü olayının direkt metafiziksel olgu olduğunu kabul edersek; antik toplumlarda yaşamın metafizik üzerine şekillendiğini söylemek pek yanlış olmaz. Burada büyü bir inanç biçiminin yansımasıdır. Zaten tanrıların biricik varlık nedeni de, insanlar üzerinde kurdukları büyü otoritesine bağlıdır. Tüm bunlardan hareketle mitolojik olguların kaynağına inmek mümkündür çünkü; mitolojik efsaneler, genel anlamda inanç ve tanrıların toplumlar ve insanlar üzerinde bıraktıkları etkilerin anlatımından ibarettir. Mitolojide fiziksel realiteden daha çok, inanılan şeyin, insan tarafından yaratılan imgesi ön plana çıkar. Örneğin; bir efsanede Gılgameş’in, kendi şehri olan Uruk'tan Fırat’a açılıp, su yoluyla kuzeye yaptığı yolculuk ve daha sonra Lübnan'a gidişi anlatılır. Anlatılan mekanlar tamamıyla bugünkü gerçeğe uygun düşüyor. Ancak bir de bu yolculuğun nedeni var ve şöyle anlatılır: Gılgameş Uruk'da çeşitli işlerde kullanılmak üzere ağaç ya da keresteye ihtiyaç olduğunu görür. Gerekli olan bu ağaç türünün sadece Lübnan ormanlarından birinde olduğunu duyar ve hemen oraya gitmek için hazırlıklara başlar ama bir terslik vardır: O güne kadar yenilmez büyük bir canavardan dolayı hiçbir güç veya kişi ormana girip ağaç kesememiştir. Gılgameş'e bu durum iletilir ancak, O aldırış etmez ve en yakın arkadaşlarıyla yola çıkar. Aylar sonra Gılgameş, canavarı yener ve ağaç yüklü kervanıyla Uruk'a geri döner. Efsanede ormandaki bu canavarın fiziği ya da anatomik yapısı konusunda bir anlatım yoktur. Sadece korkunç bir ses ve ateş püskürmesinden bahsedilir. İşte Gılgameş bu korkunç gücü yenerek ormana hakim olur ve halkının ihtiyacı olan keresteleri şehre getirir. Şimdi bu efsaneyi günümüz koşullarında nasıl yorumlayabiliriz: Önce anlatının içinde geçen kişi ve olayların gerçeğe uygun olan yönlerini ele alalım: Uruk, Antik Mezopotamya’da Fırat kıyısında kurulmuş bir şehirdir. Gılgameş bu şehrin kralıdır. Lübnan yine bugünkü ve aynı adı taşıyan bölgedir. Buraya kadar gerçekliğe yakın bir anlatım vardır. Ancak Gılgameş'in yendiği sanılan şey, bir canavardan çok, volkanik bir dağın çıkardığı ses ve ateşe çağrışım yapmaktadır. Bugünkü yorumuyla şöyle denebilir: Tabii ki, binlerce yıl önceki insanın bizim gibi düşündügü söylenemez. Bu durumda antik insanın korktuğu, ürperdiği ve çözemediği şeyler karşısında fizikötesi düşüncelere kapılması oldukça doğal bir durum olmaktadır. Eğer Gılgameş korkularını yenmiş bir kahraman olmasaydı, o ormana giremeyecekti. Oysa O herşeyi göze alarak ormana girdi. Ve belki de Gılgameş ormanlık dağda iken, canavar ya da bizim deyimimizle yanardağ hareketliliği fazla zararlı boyutta değildi. Dolayısıyla ağaçlarını kesip ülkesine götürebildi. Halkı, onu tekrar arasında görünce ondaki güce tanrısal bir anlam verdi. Artık O'nu kimsenin yenemeyeceğine inandılar. Çünkü O, korkunç bir canavarı altetmişti. Her inanç toplumunda güçlü olmak her zaman tanrısal bir niteliğin de ölçütüdür. Antik toplumlarda güneş bir tanrı olarak kabul edilmişse, bu onun ışık ve ısı gücünden kaynaklanmıştır. Bir okyanus tanrısı varsa; bu okyanus ve denizlerin azgın ve ürkütücü dalgalarının önlenemez gücünden kaynaklanmıştır. Bu örnekler çoğaltılabilinir. Bundan anlaşılan şey; antik toplumların her doğasal güce ve olaya tapınırken, onları temsil eden tanrı insanlar yaratmış olmasıdır. İnanışa göre, tanrı olarak gördükleri kişiler ölümsüzdür. Bu tür inanışlar günümüzün tek tanrılı toplumlarında halen sürmektedir. Örneğin, Hıristiyanlar İsa'nın çarmıha gerildikten sonra ölmediğini, göğe yükseldiğini ve bir gün tekrar yeryüzüne döneceğine inanırlar. Doğanın kanunlarını deney ve bilim yoluyla inceleyen bir kişiye göre, elbette ki bu tür inanışlar metafizik düşüncelerdir. Ancak şurası bir gerçektir ki; teorik olarak reddettiğimiz fakat bir türlü yaşamımızdan atamadığımız fizikötesi yanlarımız atalarımızdan bugüne kadar bizde mevcuttur. Bu öyle bir olgudur ki, günlük aksiyonlarımızdan rüyalarımıza, evren içindeki benliğimizden yaratımlarımıza kadar yansımaktadır.

Toplumsal gelişmenin her döneminde bir ‘hakikat‘ arayışı olduğu, felsefi sistemler incelendiğinde rahatlıkla anlaşılır. Oysa insanın kendisi birey olarak binlerce yıldan beri başlıbaşına bir hakikattır. Yani diyebiliriz ki, insanın kendisiyle ilgili olan her şeyin kaynağında yine insanın kendisi vardır. Tarihimizi anlamaktaki tek şansımız, geçmişten günümüze kalmış kalıntılar, mitolojik anlatımlar olduğuna göre, ancak bu çerçevede yorumlar geliştirebiliriz. Aslında üzerinde düşünce üretilebilecek en önemli şey; yaşanmış olduğu varsayılan, yaşanmışlığı belgelenen ve yaşanmakta olanın ilişkisini kurabilmektir. Yaşanmış olduğu var sayılan bir olgunun temelinde yeterince belgelenmeme durumu söz konusu  olabilir, yani dilden dile bir söylence olarak gelmiş olması gibi. Ancak, yazılı belge olarak günümüze gelmesi de o şeyin gerçekten tümüyle yaşandığının kanıtı değildir. Öyleyse geçmişten bugüne, kendi tarihinin taşıyıcısı ve sorumlusu olan bütün insan topluluklarının, yaşamakta olduğu en son çağ ile geçmişin benzer yaşam ve inanç biçimlerini irdelemekte yarar vardır. Önce de belirttiğimiz gibi, hem çok tanrılı antik kavimlerde, hem de günümüzün tek tanrılı toplumlarında tanrının en büyük özelliği, her şeyin üstesinden gelebilecek güçte olmasıdır. Bir varsayım dense de, inanılması gerektiğine inandığım şey; toplumlar genellikle yarattıkları kahramanların gücünü doğa üstü konumda görmüş ve öyle bir inanç biçimine kendilerini adapte etmişlerdir. Örneğin; Antik Yunan'da okyanus tanrısı Appollon vardır ve bu tanrı, resim ve heykel düzeyinde imgeleştirilmiş bir insandan başka bir şey değildir. Ancak dönemin insanı, okyanusların gücünü elinde bulunduran bir yönetici, bir tanrı olduğuna inandı ve onun heykelini yapıp adını Appollon koydu. Burada Appollon, bir insan fiziğinin hakim olamayacağı olağanüstü bir yetenek ve erke sahiptir, aksi halde okyanusların sularındaki hareketliliği kontrol edemez. Burada dikkat çekici yön; dönemin insanının, gücünü kutsadığı şeyin imgesiyle birlikte yaşamış olmasıdır. Daha birçok sayıda tanrı ve tanrıça ve onlar adına yapılmış tapınaklar sıralanabilir. İnancın kendisi bir felsefe ve yaşam biçimidir, bu da insana özgü bir olgudur. Yani felsefe ve inançla yaşamak olgusu. Eğer bir toplum ya da kavim kahramanlar ve tanrılar yaratıyorsa, yaşam biçimini de onların koyduğu kurallara göre sürdürür. Çünkü onlarda sıradan bir toplum üyesinin yapamayacağı çok şeyler vardır. Onun içindir ki, sıradan bütün insanlar onlara inanmak zorundadırlar ve tarih boyunca hep böyle süregelmiştir. Antik Yunan filozofu Platon; tanrılar, tanrılara en yakın insanlar ve sıradan insanlar ayrımını yaparken sanıyorum kendine özgü bir metafizik düşüncenin yaratıcısı da olmuştur.             

Nisan 2001

 

 
 

 

SANATÇI VE TARİHSEL BİLİNÇ

Görsel sanatlarla uğraşanlara tarihsel bilincin gerekli olduğunu, sanat hayatım boyunca hep düşünmüşümdür. Bugün hala yaratımlarımı, bu düşünce doğrultusunda ortaya koyuyorum. Çünkü, tarihsel anlamda edinilen her bilinç, bana göre yeni yaratılara kaynaklık eder ve ileriye dönük ufuklar açar.

20. yy 'ın en büyük sanatçılarından olan Picasso'yu büyük kılan, onun kendi sanat felsefesini, geçmiş tarihsel kültürlerle günümüzün değerlerini birleştirerek yaratmasıdır. Burada özel olarak Picasso'ya değinmek yerine, kısaca onun kendi resimlerini yaparken, antik uygarlıkların kültür ve sanatsal motiflerinden yararlandığını hatırlatmak istedim. Genel anlamda birçoğumuz, kübistlerin yaptıkları resimlerden fazla bir şey anlamayız, ancak biraz tarihi kültürleri tanıyanlar ve sanata meyilli olanlar bilirler ki; Picasso gibi diğer kübistler de, tarihi ve mitolojik görsel imgelerden yararlanmışlardır. Bundan, tarihi bilmeyenler sanat yapamaz gibi katı bir anlam çıkarılmamalıdır. Elbette her koşulda sanat yapılabilinir. Ancak, bir konuyu tartışmak için bir ide ortaya koymak gerekir. Şimdi ele aldığımız konu, ister istemez bizi görsel sanatların (tabii ki diğer sanatların da) toplum, din ve iktidarla olan ilişki ve çelişkilerini tartışmaya götürecektir.

Son zamanlarda, Antik Mezopotamya uygarlıklarıyla ilgileniyorum. Mitolojik ve dinsel efsanelerini fırsatım oldukça okuyorum. En son okuduğum kitap 'Işık Bahçeleri' adını taşımaktadır. Kitap ‘Mani’ adında 1700 yıl önce Mezopotamya`da yaşamış olan bir peygamber, filozof ve de sanatçının yaşamı ve felsefesi üzerine yazılmış. Kitabı okuyan herkesin, kendine göre anlam geliştireceğine inanıyorum. Buradan hareketle, kendimce anladıklarımı sanat ve estetik ölçütleri bağlamında şöyle yorumlayabilirim: Mani'nin felsefesinde dikkatimi çeken en önemli kavram ‘gerçek’i ışık ve karanlık tezatlığının birlikteliği olarak tanımlamasıdır. Ben buna bağlantılı olarak, yine onun kendi ‘ikizim’ dediği şeyi önemli buluyorum. Işık ve karanlık bağlamında Mani'nin ortaya attığı ‘gerçek’ kavramı, aslında Mani ile başlayan bir tanımlama değildir. Antik Yunan filozoflarınca da, buna yakın kavramlar ortaya atılmıştır. Bunu daha iyi anlamak için, Antik Yunan filozofu olan Platon ile Mezopotamya filozofu olan Mani'nin ‘gerçek’ kavramlarını karşılıklı olarak örnekleyelim: Platon’a göre; ışık ve onun yansımaları olan gölgeler, evrenin kendisidir. Ancak burada ışık: yüce bir güç ve tanrıdır, gerçek olarak algıladığımız nesnel dünya ise sadece bir yansıma, yani gölgedir.Mani'ye göre; 'hakikat', ışık ve karanlıktan oluşmaktadır. İkisinden biri olmazsa 'hakikat' olmaz. Bir taraftan da kendisini, kendi ikizim dediği şeyle özdeşleştirmektedir. O'na göre her şey iki yanlıdır: Bir yanı ışık, diğeriyse karanlık olup, iç içe girmiş durumda birbirini tamamlamaktadır. Öyleyse, O'nun ikizim dediği şey bir ışık, kendisi de o ışığın gölgesi ya da yansımasıdır. Bütün davranış ve kararlarını ikizi olmadan ortaya koyamıyor, yani gerçeğe dönüştüremiyor. Bir bakıma realitesini ikiziyle bir olduğu zaman kabul ediyor. Her iki filozofta da (Platon ve Mani) ışık kavramından tanrı tanımlaması, gölge ya da karanlık kavramından da nesnel bildiğimiz evrenin tanımlaması ortaya çıkmaktadır. Bu felsefe her ne kadar idealist olarak değerlendirilse de; sonuçta birçok ardıl felsefi sistemlere kaynaklık etmiştir. Örneğin, çağdaş diyalektikçi filozofların savunduğu ‘zıtların birliği’, yukarıda aktardığımız görüşlere oldukça yakın durmaktadır. Her şeyin kendi zıttı ile varolması görüşü, tam da Mani'nin 'hakikat` kavramına uymaktadır. Şimdi bu felsefi düşünceler görsel sanatlarla nasıl ilişkilendirilebilinir ona bakalım: Bir nesne karşısında, görsel bir izlenim esnasında nesnenin görsel anlamdaki varoluşunu nasıl tanımlayabilir veya ışık olmasa ve biz o nesneyi görmesek böyle bir soruyu sorabilir miydik? Soruları çoğaltmadan basit bir örnekle konumuzu açmaya çalışalım. Bir nesneyi görebiliyorsak bunun nedeni ışıktır. Eğer nesneyi göremiyor, sadece nesneye ait gölgeyi  görüyorsak, bunun nedeni hem ışık hem de nesnenin kendisidir. Yani ışık, gerçeğin görsel algı boyutunun bir yanını teşkil eder. Gölge ise ışığın var oluşunun kanıtı ve bir nesnelliğin başka bir boyutu olmaktadır. Işık ve gölgenin resim alanındaki bileşimi ise illüzyon olarak tanımlanabilir. Gerçi her resim akımının felsefesinde bu kavramlar değişir. Çünkü dönemlerine göre ressamlar, çeşitli felsefi akımlardan etkilenerek resim yapmışlardır. Örneğin sürrealistler resimlerinde genellikle ruhsallığı öne çıkaran melankolik ve metafizik atmosferde resimler yapmışlardır. Onların resimlerinde insanı etkileyen en önemli şey, ışık ve gölge olgusunun yaşamda olasılığı olmayan imgesel bir kurgu ile birlikte kullanılmasıdır. Metafizik resimleriyle ünlü İtalyan sanatçı Chirico, yapıtlarında betimlediği Antik Roma heykelleri ve mimarisiyle, tarihe hüzünlü bir gönderme yapar. Tarihin heyecan verici, dramatik, hüzünlü penceresinden bakmamızı sağlar. Onun resimlerinde bizi tarihin derinliklerine götüren asıl şey, objelerin ışık altındaki etkileyici görünümleridir. Bu öyle bir etkidir ki, insanda tarifsiz duygulara yolaçar. Bu bağlamda denilebilir ki; Resim sanatında ışık dediğimiz olgunun kullanılışı, gerçek dediğimiz nesnel dünya ile fizikötesi ruhsal dünya arasında bir bağlantıyı sağlar. Resimsel anlamda estetik objeye dönüştürülmüş bir nesne, aslında gerçeklik içindeki konumundan daha farklı bir boyuta taşınmıştır. Kendisi gibi algılansa da, bu aslında illüzyon olmaktan öteye gitmeyen, görsel yanılsamadan başka bir şey değildir. Ressamlar böylesi imgelemleri tamamıyle ışık ve gölge kavramından yola çıkarak oluştururlar. Bunlardan birinin olmaması, gerçek olan her şeyin resimsel anlamda da olmaması demektir. Öyleyse nesne; ister gerçek anlamda olsun, ister resimde olsun, eğer ışık varsa kendi gerçekliğini gösterir. Yani nesne, ışık ve gölge (karanlık) olmak üzere iki olgunun birlikteliğinde kimlik kazanır. Mani'de her şeyin ışık ve karanlıktan oluştuğu tanımlamasındaki nesnel dünyaya yaklaşım soyut olarak sezimlenebilir. Ancak Mani’de, ‘hakikat olan nedir?’ in cevabı ve arayışı söz konusu olup, dolaylı olarak nesnellikle ruhsallığın birlikteliğini ortaya koyuş vardır. Resim sanatında ruhsal yön, çizginin ve rengin metafizik boyutunda ortaya çıkar. Diğer boyut ise nesnenin kendi biçimini oluşturan fizikselliğidir. Resmin kendisini anlamlandırması, tamamıyle metafizik (ruhsal) ve fiziksel boyutların bir arada bulunmasıyla mümkündür diyebiliriz. Birbirine karşıt olanların, aynı zamanda birlikteliğinden hareketle, resim sanatında kullanılan ve uygulanan bazı karşıt kavramları sıralamak mümkündür. Örneğin; ışık-karanlık, ağır-hafif, soğuk-sıcak, düz-eğri, gibi... Buradan çıkaracağımız sonuç şudur: Herşey kendi karşıtının varlık nedenidir, yani gölge varsa onun nedeni ışıktır ve ışık altında bulunan nesnedir. Bu kavramlara felsefi yaklaşımları, yazının başında kısaca belirtmiştim. Bunlar, tartışıldıkça derinlik kazanacak konulardır.

Platon'un nesnel dünyaya getirdiği tanımla Mani'nin gerçeğe yaklaşımı birbirine oldukça yakındır. Örneğin; Mani öldüğünde, onun ardılları güneş ve gölge kavramlarını içeren birtakım ağıtlar yapmış ve bu kavramlarla Mani'yi bütünleştirerek kutsamışlardır. Güneş (ışık), onları sıcaklığıyla ısıtırken, bir taraftan da kendi karşıtı olan gölgeyi ve serinliği bahşetmiştir. Kutsamanın nedenlerinden biri de bu olsa gerek.

Ekim  2000

 

 
 

 

MODERN SANATIN TEMEL FELSEFESİ, ANTİKİTENİN GİZEMİNDE SAKLIDIR

Sanatçıyı, sanatsal üretime götüren birçok etmen vardır. Bunlar, toplumsal yapılanmadan coğrafi konuma ve hatta iklime kadar sıralanabilir. Ancak baş etmen sanatçının içinde bulunduğu toplumun tarihsel ve kültürel yapısıdır diyebiliriz. Kimi zaman evrensel çizgiye ulaşan sanatçıların da etkilendigi baş etmen budur. Son yüzyılın dünya ve özellikle Batı sanatında bunun birçok örneklerine rastlanır. Genel anlamıyla modern sanat akımları olarak adlandırılan son yüzyılın sanatsal çıkışları, kendi bakış açılarıyla nesnel dünyayı yorumlamayı denemişlerdir. Ben bu çıkışlardan, özellikle gerçeküstücülük (sürrealizm) ve kübizmin belli bir etki alanı oluşturduklarına inanıyorum. Her iki akımın da yüzü antikiteye dönüktür ve arayışları bu yöndedir.

Gerçeküstücülük, nesneyi metafizik bir yorumla ortaya koyarken, kübizm onu bilimsel bir yaklaşımla analitik ve sentetik düzeyde ele alır. Ancak her ikisinde de gerçek olanın arayışı sözkonusu olup, özünde birbirini tamamlayan arayışlardır diyebiliriz. Bunu açıklamak gerekirse; genel anlamda sürrealistler, yaşadığımız nesnel dünyada hiç rastlamadığımız ya da mümkün olmayan bir takım kurgularla resim yaparlar. Çekmece bacaklı zürafa, erimiş saat imgelemi, gökyüzüne açılmış pencere, aynaya doğru bakarken, ensesini gören adam gibi imgelemler, bu tür resimler için verilecek örneklerden bazılarıdır. Burada ruhsallık ön plana koyulmaktadır.

Kübistler ise; yine bildik tanıdık bir nesneyi tuval yüzeyine aktarırlarken zihinselliği ön plana koyar ve şöyle derler: Nesneye zihinsel yaklaşıldığında, onu bedenimizin gözleriyle gördüğümüzden  farklı görür ve bundan dolayı nesnenin zihinde varolan bütün yönleri tuval düzlemine aktarılmış olur. Bunun anlamı eşzamanlı görünümdür. Şimdi bu her iki anlayışın temelinde yatan antik dönem etkileri üzerinde duralım: Kübizmde varolan temel felsefe, nesneye çok yönlü bakış üzerinde kurulmuştur. Kübistler böyle yaklaşmayı bilinçli bir tercih ve felsefe olarak benimsemişlerdir. Antik uygarlıkların, resim ve rölyeflerinde, kübistlerin felsefesini besleyen yaklaşımlar mevcuttur, ancak onların, böyle bir tercihi bilinçli yaptıklarını sanmıyorum. Şimdi Mısır rölyeflerindeki insan figürlerini anımsayalım: Başlar cepheden, ayakların yandan yapılması, onların perspektif yöntemini bilmemelerinden kaynaklanır. Ama  ilginçtir ki, binlerce yıl önceden kalma arkaik şeyler, insanlığın son yüzyıllık sanat yaşamında, modern çıkışlara kaynak olmaktadır. Buradaki gizemin felsefesi açığa çıkıyor ve geçmişin gizemli yapıtları bugünkü sanatın temeli olabiliyor. Burada  vurgulamak istediğim şudur ki; son yüzyılın en büyük sanat akımları, felsefelerini yine antikite üzerine kurmuşlardır. Bu akımların en önemlilerinden olan Sürrealistler de yine antik imgeler kullanarak resimleri daha etkileyici kılan, mistik atmosferler oluşturmuşlardır. Örnegin: antik kent veya mekanların içine bir heykel ve insan figürü koyup, onların güneş altında yansıyan gölgelerle birlikte, resmedildiğini düşünün. Bu, insanı tarifsiz bir fizikötesi duygulanıma götürür. Bunun anlamı insanın kendini geçmişin içinde aramasıdır.

Kendi resimlerimde buna bir yakınlığın olduğunu söyleyebilirim. Antik tarihe karşı bir özlemim çocukluğumdan beri  vardır. Bu duygulanımlarımı resim yoluyla açığa çıkarmaya çalışıyorum. Daha önceki çalışmalarımı Antik Yunan uygarlığının etkisinde kalarak yapmıştım. Yeni çalışmalarım ise Mezopotamya’ya ait mitolojik veya diğer şeyleri içeren rölyeflerden bir çıkış niteliğindedir. Böyle bir çalışmaya yönelmemin nedenleri üzerinde biraz durmak istiyorum: Yazımın başında da söyledigim gibi, modern sanat akımlarının felsefi duruşu, antikitenin sağladığı kaynak üzerinde gelişmiştir. Resimlerimde buna benzer bir çıkış yaptığıma inanıyorum. Genel sanat anlayışımda akademik düzeyde anatomi kurallarına hep bağlı kaldım ve modern sanat adına yapılan deformasyonları genellikle samimi bulmadım. Çünkü, resim alanında alışılagelen figür deformasyonları, sayılmayacak düzeyde ressamın türemesine ve bu yönlü kiç resimler üretmesine neden olmaktadır. Bu da, sanatın gittikçe içini boşaltan ve sadece ticari meta üretkenliğine yönlendiren bir olgu haline gelmiştir. Yıllardır bu tuzağa düşmemek için direnen sanatçılardan biri olduğumu söyleyebilirim. Bu durumda yapacağım çıkış nasıl olmalıydı? Bunun cevabını, yaşadığımız toprakların binlerce yıl öncesine dayanan uygarlık kalıntılarında veya onların arasında düşleyerek aradım. Ve düşündüm ki; eğer günümüz sanatında mutlaka deformasyon gerekiyorsa, işte size Mezopotamya’nın antik rölyefleri; onların bozulmamış hali, bugünün bozulmuş anatomisidir. Belki büyük bir iddiadır, ama buna rağmen bu düşüncemde ısrarlı olduğumu belirtebilirim. Çünkü, bitmişligin sıfır noktasından sonrası yeni bir başlangıçtır. Bu bitmişlikten kısır döngüyü kastediyorum ve bu da sanat tarihinde sıkça rastlanan bir olgudur. Son yüzyılda ışık hızıyla ileriye atılan bir çok sanatçı, bakıyorsunuz eskiye dönmüş ve yeni bir başlangıç yapmıştır. Sanatın son altı yüzyıllık macerası içinde, nesneyi estetik objeye dönüştürme pahasına çılgınca bir gidişat vardır. Bunun en bariz örnekleri Ekspresyonistler ve Kübistler’de ortaya çıkmıştır.

Resimlerimi oluştururken bazı zorlamalara gerek duymadan, çağa uygun şeyler yarattığıma inanıyorum. Bu çıkışımı, Mezopotamya ve Anadolu topraklarında iz bırakan büyük uygarlıkların görsel ögelerinden yapmaya çalışıyorum. Bilindiği gibi bugün, yeryüzünde halkların ve kültürlerin en çok yok edilmek istendiği ve kiminin de sadece kalıntılarının kaldığı tek yer, Mezopotamya ve Anadolu coğrafyasıdır. Barbarlığıyla, hümanizmiyle, kültür ve uygarlıksal gelişimiyle bu bölgenin tarihi bizim tarihimizdir. Onu bilmek, ona sahip çıkmak ve kendi yaratımlarımızın kaynağı yapmak bizim öncelikli hakkımızdır.

Bu coğrafyaya ait bir sanatçı olarak, mirasımızın korunmasında bir katkım olsun istiyorum. Bundan sonra da, resimlerimde bu temayı gündemde tutmayı sürdüreceğim. Çünkü, benim düşlerimin, heyecanlarımın, acılarımın, sevinçlerimin ve aşklarımın coğrafyası sevgili Mezopotamya ve Anadolu’dur.

Haziran  2000

 

 
 

 

YARATMA CESARETİ VE BİLİNÇ

Yıllar önce sanat akademisinde öğrenciyken, Rollo May adlı bir sanatçı ya da estetikçi yazarın ‘Yaratma Cesareti’ adlı bir kitabını okumuştum. Yazar bu kitabında sanatsal alandaki yaratıcılığı ele alıp; onu sanatçının psikolojik dünyasıyla bağlantı içerisinde yorumlamıştır. Bu bağlamda verdiği örneklerde, daha çok 19. yy Hollanda ressamlarından olan Van Gogh’un adı öne çıkar ve O’nun, en önemli yapıtlarını psikolojik rahatsızlıkları olduğu dönemde ortaya koyduğuna vurgu yapılır. Kitabı bütünüyle burada anlatacak değilim, ancak  konumuzun daha iyi anlaşılması açısından kısa bir bilgi vermeyi gerekli gördüm.

Bir yaratma eylemi olan sanatı, cesaret ve bilinç bağlamında ele almak ya da yorumlamak, öncelikle şu soruları kendimize sormamızı sağlar: Her cesaret sahibi olan kişi yaratıcı veya sanatçı olabilir mi? Her yaratı denilen şey, salt cesaretin ürünü müdür? Kimi yaratımların kaynağında rastlantılar olamaz mı? Yaratma cesaretinin bilinçle direkt bağlantısı var mıdır? gibi. Soruları çoğaltmak da mümkündür ama şimdilik bunlara cevap aramak bile konumuzu oldukça boyutlandırır kanısındayım. Bana göre, sanat adına üretilen herşeyin, şu veya bu ölçüde sorulan bu sorularla bağlantısı vardır.

Sanatta cesaret deyince ne anlıyoruz? Bir ressam, çıplaklığın yasak olduğu dönemde ‘Nü’ çizerse; bir müzisyen, baskıcı bir yönetim altındayken bile, muhalif şarkılar söylerse; bir romancı, sisteme aykırı roman yazarsa vs. Bunların tümüne muhalif çıkışlar bazında, cesaret ve bilinçle üretilmiş ürünler denebilir. Sanatçılar, tarih boyunca bazı istisnalar dışında sistemle sürekli çelişkiler yaşamışlardır. Bu durum, onların hep yeni ve orijin olanın peşinden koşmuş olmalarına bağlanabileceği gibi cesaretleriyle de alakalıdır. Yani toplumun henüz özümseyemediği şeyleri, birey olarak bir sanatçının erken özümseyip açığa çıkarması bir bakıma tabuları yıkma cesaretidir. Bu anlamda en cesur çıkışı yapanlar ‘ DADA’ cılardır. 1900’ lerin başlarında ortaya çıkan ve dönemin en ünlü yazarları ve çizerlerinden oluşan DADA akımı, her ne kadar ideolojik gibi görünse de, esas itibariyle 20. yy sanat devriminin odak noktasını teşkil eder. Eskiye ait sanatsal değer yargılarını  reddederek gelişen DADA’cılar hareketi, kısa ömürlü olmasına rağmen sanat alanında büyük etkiler yaratmıştır. Onlar, ortaya çıktığı dönem ve koşulların çok ötesinde oldukları için, toplumun o günkü sanatsal yargılarıyla barışık değildiler. Klasik, romantik müziğe, doğa manzaraları ve fotoğrafik resimlere alışmış bir toplumda, kalkıp çok ekstrem bir çıkışla; var olan değer yargıları dışında resim, heykel vb. şeyler yapılırsa; elbette önemli çelişkileri beraberinde getirir. Avrupa sanatı, yüzyıllar boyunca, bu yönlü sorunları yaşayarak bugünkü düzeye gelebilmiştir. Sorunsuz, çelişkisiz gelişme elbette doğanın yasasına uygun değildir. Gerek birey bazında olsun ve gerek akım düzeyinde olsun; içinde yaşanılan toplumun yaşam felsefesini aşan her tür orijinin kısa sürede benimsenmesi ‘DADA’ örneğinde görüldüğü gibi olanaklı değildir. Her erken çıkışta halk deyimiyle, birazcık ‘kör cesaret’ eğilimi de vardır. Oysa günümüzün yaşamı, bilince, bilgiye ve bilime dayalı olmayı gerektirir ve sanatçı, kendi çıkış noktasına, yaratma cesareti ile bilinci birleştirip koymak zorundadır. Sanatçılar, rastlantısal şeylerle üretmeyi deneseler bile, bu rastlantıları değerlendirebilme yetisi ve bilincine sahip olmayı da bir nitelik olarak görmelidirler. Örneğin; herhangi bir anda çıkardığı bir sesin notasını bir yere yazmak, rastlantısal bir karışımdan çıkan bir rengin bileşimini bir yere not edip, onu süreklileştirmek gibi. Şimdi, nota okumasını bilmeyen bunu yapabilir mi? Renk bilgisi olmayan bir insan, rastlantısal olarak bulunan bir rengi, yeniden formüle edebilir mi? Bu anlamda mutlaka zorluklar yaşanır. Oysa, işin bilimsel boyutundan bir şeyler bilinirse, fazla bir zorlanmanın olması düşünülemez. Ayrıca, yaratmak için, rastlantıları beklemek zorunda da değiliz. Ancak, tarih boyunca bazı mucizevi buluşların, rastlantılar sonucunda ortaya çıktığını unutmamak gerekir. Tıpkı, Edisson’un elektrik lambası içindeki ince teli buluşu gibi. Bu mucidin bilimsel birikimi olmasaydı, belki de bu mucizevi buluş daha gecikebilirdi.

Yaratma sürecinde, cesaretin rolü elbette yadsınamaz; ancak, günümüzde salt cesaretin işe yaramadığı çok net olarak bilinmektedir. Bunun sanat boyutuna değinmeye devam edelim: Bilindiği gibi, Osmanlı’nın son dönemleri Avrupai etkiler altında geçmiştir, ta ki ‘Kemalist Rejim’e gelinceye kadar. Bu ara dönemde daha çok asker kökenli ya da saraya yakın aristokrat çevrelerden bir takım ressamlar çıkar. Dönem itibariyle Batı’nın etkisinde olan bu sanatçılar; oradan öğrendiklerini, katı İslami kuralların olduğu dönemin Anadolu’sunda, tam uygulayamadılar. Yapılan araştırmalarda, bu kuşaktan birçok sanatçının özel arşivinden ‘nü’ çalışmaları ortaya çıkmıştır. Anlaşılan odur ki;  onlar, kendi dönemlerinde tabu sayılan bu  resimleri sergilemeye cesaret edememişlerdir. Yani cesaretleri dört duvarları arasında kalmıştır. İstediklerini yapmış olsalardı, belki bağnaz dini çevrelerce linç edilebilirlerdi. Bırakalım yüz yıl öncesini, günümüzde bile gerici, bağnaz değer yargılarıyla karşı karşıya bulunmaktayız. Bunun  en çarpıcı örneğini yakın geçmişimizde yaşadık. Korkunç zulmüyle, hafızalarımıza kazılmış ‘12 Eylül’ faşizminin şefi Kenan Evren, dönemin kültür bakanı olan yardakçısını arkasına alıp, Ankara’da uluslararası bir sergiyi dolaşırken; Polonyalı bir sanatçının ‘Nü’ çalışmasıyla karşılaştığında, yanındaki bakana ‘bu muzur bir resimdir’ deyip indirilmesini emreder. Ve bakan gereğini yapmaya koyulur. Bunun anlamı şudur: Bir kültür bakanı, bir diktatörün karşısında korkularına yeniliyorsa; cesareti ve korkuyu toplumsal düzeyde tartışmamız gerekli ve zorunludur. Yani cesaret adına, bireyin sırf tabuları kafasından silip atması değil, toplum olarak da tabuları aynı düzeyde kırmak gerekir. Burada, kimi değiştirme cesareti gösterirken, kimi ise değişmenin korkularını yaşayacaktır. Özünde, her iki tarafın da bilince ihtiyacı vardır. Yani yeninin yaratıcısı, onu kabul ettirmenin bilincine ne kadar ihtiyaç duyuyor ise; toplumun da, bu yeniyi yaratma cesaretini gösteren kişiyi o kadar anlama bilincine ihtiyacı vardır. Bu durumda sanatçının karşısına, dört duvar arasında kalan bir yaratma cesareti ile sanat adına toplumsal gelişme sağlayan bir cesareti tercih etme seçenekleri çıkar. Ancak, tercihi ne olursa olsun, sonuçta sanatçı, her koşulda, şöyle ya da böyle üretimini yapmak durumundadır. O, ne zaman kendi yaşadığı toplumun sistemiyle uzlaşı içinde olur, ne zaman muhalif olur, yönündeki kararını yine kendisi vermek durumundadır. Toplumların sanat dünyasında, bu yönlü tartışmalar tarih boyunca hep süregelmiştir. Kanımca, gerek uzlaşı içinde olan gerek karşı duran sanatçı arasında çok bariz bir fark yoktur. Sanatçıların farklı yerlerde olmaları belki politik tercihleriyle ilintilidir. Önemli olan sanatın temelini oluşturan yaratıcı özdür. Bu bakımdan, politik tercihler ne olursa olsun, eğer sanatsal yaratıcılığın önüne konurlarsa o toplumun sanatına gölge düşmüş olur. Yani sanatçı ister muhalif, ister uzlaşan olsun, her iki durumda da birilerine hizmet ediyorsa sonuç aynıdır. Bu durumu öyle çok trajik bulmuyorum. Ancak, bunun yerine daha özgün daha özerk gelişme sağlamak için, cesur ve bilinçli adımlar atmak gerekir. Bunu yapmanın yolu da bilimsel çalışmadan, sanatsal anlamdaki kurumlaşmadan geçer. Örneğin, sanatçılarca yönetilen bir toplum ütopyasını gerçeğe dönüştürme çalışması yapılabilir. Bence, her ütopyanın kaynağında geleceği görme ve şekillendirme birikimi vardır. İlk etapta, inanılmaz gelen şeylerin,  daha sonra başarıldığına dair örnekler çoktur. Tıpkı, Jull Wern’in Ay’a Yolculuk ütopyası gibi. Bu ütopyayı kurmak da bir bilgi ve cesaretin ürünüdür. Galileo’nun, Engizisyon bağnazlığının hüküm sürdügü dönemde, Dünya’nın yuvarlaklığı konusunda ileri sürdüğü görüşler,  bir bilgi ve cesaretin ürünü değil miydi? Rönesans’ın dahi sanatçısı Leonardo Da Vinci, çizimleriyle ilgili notlarını yasakçılar okuyamasın diye ters yazarak, aynaya tutulduğunda okunabilecek şekilde, bugüne ulaştırmadı mı? Tüm bunlar, toplumları etkileyen yaratıcı, cesur ve bilimsel örneklerden bazılarıydı. Tam bu noktada, cesaretin karşıtı olan korku kavramına sanat boyutunda kısaca değinmek istiyorum. Toplumların tarihlerine bakıldığında, yönetenlerle, yönetilenler arasında sürekli bir uyum veya uzlaşıdan söz edilemez. Yönetilenler, gerek birey bazında, gerekse kitlesel temelde, iktidar erkinden ya korkmuşlardır ya da başkaldırmışlardır. Tarih boyunca, bilim, siyaset, sanat ve kültür alanında böylesi durumlar süregelmiştir ve her zaman iktidar erkine karşı koyma konusunda, sanatçılar daha şanslı olmuşlardır. Çünkü sanat dolaylı bir anlatım olanağına sahiptir, tıpkı Picasso’nun ünlü eseri ‘Guernica’da olduğu gibi. O, komünist bir sanatçı olarak, Nazi işgali sırasında, Paris’te açılan bir sanat fuarında ‘Guernica’sını sergiler. Fuarı gezen Nazi subayları eserin karşısına geçtiklerinde; ‘bunu kim yaptı?’ diye sorarlar. Picasso, ‘onu siz yaptınız’ der. Eserde dolaylı anlatım olmasına rağmen, Nazi subaylarına soru sorduracak düzeyde bir durum ortaya çıkaran şeyi, o eseri yapanın sanatsal gücü olarak tanımlamak gerekir. Dolaylı anlatımın korku ile bağlantısı var mıdır? sorusu oldukça geniş bir çerçevede tartışılabilir derim, ayrıca bir sanatçı olarak, sanatta direkt anlatımdan yana olmadığımı da söyleyebilirim. Yukardaki anlatımların tersine Picasso, fiziki olarak doğrudan bir protesto eylemi yapsaydı ne olurdu? Elbette, ya Naziler’ce vurulurdu ya da tutuklanırdı. Bana göre; onun yaptığı tabloda, cesaret, bilinç ve yergi bir bütünlük içerisinde olup daha büyük bir etki yaratmıştır. Bu bağlamda düşünülecek olursa; zaman, mekan ve eylem bağlantısı her koşulda gereklidir. Ayrıca, her şey, sonuç alma hedefine göre düşünülmek zorundadır ve her sanatsal aksiyonun getireceği bir sonuç vardır: Elimize bir fırça aldığımızda, bir yeri boyama eyleminin başındayız demektir. Bir enstrümana dokunduğumuzda, ondan istediğimiz bir sesi çıkartma çabası içerisindeyiz demektir vs. Bu yönlü çabalarımızın ürünleri iyi ya da kötü düzeyde karşımıza çıkar. Buradan itibaren korku ya da kaygılar da başlar. Bu parçayı seslendirirsem beğenilir mi? Bu resmi yaparsam satılır mı? Bu oyunu sahnelersem tutuklanır mıyım? gibi.  Kanımca, kalıpların olduğu yerde bunları yaşamak kaçınılmazdır. İster sosyalist sistemde ister kapitalist ve isterse teokratik sistemde olsun sonuç aynıdır ve  hepsinde kalıplar vardır. Kendilerini sanat alanında sayıp da, özünde yaratıcılıkları olmayan kişiler, her zaman, sistemin kalıp ve reçetelerine göre hareket ederler. Zaten, bunların başka şansları da yoktur sanıyorum. Bu türden sanatçıların, böylesi konuma gelmelerinde, sadece sistemlerin payları vardır demek, bir yanılgı olur; bu daha çok bilgisizlik ve cesaretsizlikle bağlantılıdır. Oysa, sanatçılar, toplumsal gelişme içerisindeki paylarını kullanırlarken, hem ileriye dönük gelişmelere hizmet eden ürünleri cesurca üretmeli, hem de bu ürünlerini, ait oldukları topluma anlatabilme bilincine sahip olmayı hedeflemelidirler. Yani, yaptıkları işlerin önünde ve arkasında durup, onların felsefi, sosyolojik, psikolojik alt yapısını açıklama yeterliliğine sahip olmayı hedeflemelidirler. Bunu yapmayan sanatçı, korkularını hayat boyunca bir aksesuar gibi boynunda taşımaya mahkumdur.

 2005

 

 
 

 

YARATICI BİREY VE DEVRİMCİ SANAT

 

Devrimci’ sözcüğü, kavram olarak belki çok klasik veya

alışılagelmiş bir ideolojik yaklaşımı anımsatabilir. Ancak unutmamak gerekir ki, her çağın kendine özgü devrimsel çıkışları vardır ve olacaktır. Bu çıkışları yapanlar; sanatçılar, filozoflar, siyaset insanları, bilim insanları ve daha başka kişiler olabilir. Yaşadığı çağın, insani ve doğasal değerlerine aykırı olan her gidişatına muhalefet eden her kişi, devrimci olarak tanımlanırsa; sanatta bu yaklaşımı göstereni, devrimci sanatçı, onun üretim ve yaratımını da devrimci sanat olarak adlandırabiliriz. Tabii ki, her sınıfın veya toplumsal katmanın kendine özgü bir sanat yaklaşımı vardır ve dolayısıyla biz, burada kendi bakış açımızı netleştirme durumuyla karşı karşıyayız.  Sanatta devrimci çizgi ne olmalıdır veya nedir?tartışmasını yürütürken, belli reel Marksist yaklaşımları öne sürerek, bir reçete sanatı yapalım demiyorum. Bunun hiç kimseye faydasının olmadığını tarih ispatladı. Son yüzyıl içinde, çeşitli ülkelerde sosyalizm adına yola çıkanlar; belli idealler uğruna kapitalist sisteme karşı mücadele ederken; aslında, hazin bir sonun oluşumuna malzeme oluşturan tarihsel yanılgılara da düştüler. Bütün toplumsal dinamikleri etkileyen bu yanılgılar, sanat alanına da yansımış oluyordu. 20. yy’ın başlarından itibaren güçlenen reel sosyalizm bloku ülkeleri kendi ideolojik çerçevelerine uygun sanat politikası geliştirdiler. Bu politikalarını uygularlarken, sanatçının herşeyden önce bir birey olduğunu unutup, ona ideolojik ürünler ortaya koyması için, belli reçeteler sundular. Tarih bunun bir yanılgı olduğunu ortaya koydu. Kapitalist blok ise, sosyalistlerin bu yanılgılarından yararlanıp ‘’bireyin özgürlügü’’ söylemini gündemleştirdi. Özünde yabancılaşmayı barındıran kapitalizmin bu sahte özgürlük düşüncesinin, toplumsal çürümeden başka bir şey olmadığını, yine tarih önümüze koymaktadır. İnsanlık, tarih boyunca yaptığı her eylemine bir ad koymuş ve bu ad altında eylemini sürdürmüştür.  İnsanın yarattığı bir değer olan sanat, günümüze kadar çeşitli misyonlar yüklenerek gelmiştir. Sanatın yüklendiği bu misyonlar, her topluma göre değişiklik gösterir: O, kimi toplumlarda ideolojik bir araç, kimi toplumlarda yabancılaşmış bireyin amaçsız eylemi ve kimi toplumlarda ise metalaşmış bir olgu olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle, kendi öz kimliğini toplumsal devinimler içinde henüz tam bulmuş değildir ve yine bu nedenle, yüzyıllardan beri tartışma konusu olmaktadır. Tarih boyunca süregelen sanat tartışmalarının odağında birey vardır ve sanat özgür bireyin şahsında ortaya çıkan yaratma eylemi olarak bilinir. Bana göre, üzerinde durulması gereken asıl nokta budur ve hatta başından şunun altını çizerek söylemenin gerekliliğine inanıyorum: Günümüzün sanatçısı, ne kapitalist sistemin „Özgür birey, özgür yaşam“ adına yarattığı yabancılaşma ve bencilleşmeyi, ne de reel sosyalizmin ilkesiz kollektivist mantığını kabul etmelidir. Her iki tarafın tarihsel süreçte ortaya koydukları trajik sonuçlar böylesi bir tavır almayı zorunlu kılmaktadır. Bütün insani ve doğasal değerlerin tehdit edildiği günümüz kapitalist sisteminde, güçlü bir sanatsal çıkış yapılamıyorsa ve daha geçen yıllara kadar sosyalizmin kaleleri durumundaki ülkelerde devrimci sanatın „D“sinden bile bahsedilemiyorsa, bunun nedenlerini, her iki sistemin mentalitelerinde aramak gerekir. Elbette, burada önerilmesi gereken sanat anlayışı; her iki sistemin katılıklarını reddeden, açık ve net olarak, bilimsel sosyalist felsefeden beslenen bir sanat anlayışıdır. Kapitalizme karşı yenik düşen aslında bilimsel sosyalizmin ilkeleri değil, onu yanlış uygulayanların kendileridir. Kapitalistlerin, her anlamda anti propaganda yapmalarını sağlayan da bu yanlış uygulamalardır. ’Özgür birey, özgür yaşam’ ilkesi öz olarak sosyalizmin ilkesidir. Sanatçı bireysel özgürlüğünü ve eserlerini en iyi ve yine en özgür biçimde sosyalizm felsefesi temelinde yaratabilir. Bu temelde gelişen bir sanat, ancak devrimci karaktere sahip olabilir ve bizler, kendi sanatımızı bu çizgiye uygun biçimde geliştirme idealine her koşulda sahip olmalıyız. Bence, Kürt sanatının bu anlamda gelişmesi için, olağanüstü düzeyde fırsatlar ortaya çıkmıştır. Ancak, bu fırsatları değerlendirirken; kritize etmeye çalıştığımız kapitalist ve reel sosyalit anlayışları tekrarlamaktan kaçınmalıyız. Toplum olarak yaşamakta olduğumuz değişim ve dönüşümün temel dinamikleri, bilindiği gibi Kürdistan Özgürlük Hareketi tarafından oluşturuluyor ve oluşturulmaktadır. Bir toplumsal devrimin motor gücü olmayı hedefleyen Kürt hareketi, kuşkusuz, bütün dünya solunda olduğu gibi, altmışlardan seksenlere kadar reel sosyalizmin etkisinde kalarak yoluna devam etmiştir. Ancak, reel sosyalizmin yıkılmaya yüz tuttuğu zorlu bir süreçte ve kapitalistlerin zafer sarhoşluğuna kapıldığı bir dönemde gelişen Kürt Özgürlük Hareketi, özelinde Kürtler olmak üzere, bölge devrimciliğinin umutlarını yeniden yeşertti. Bu gelişmenin temelinde öz olarak, reel sosyalist çizginin hatalarını tekrarlamayan bir konsept yatmaktaydı. Buradaki konsept, sosyalizmi reddetmek değil, tam tersine onu bilimsel biçimiyle yeniden devrimin merkezine koymayı hedefliyordu. Böylesi bir misyonu üstlenen Kürt Hareketi, hedeflenen yaşam biçimine ulaşmada etken olabilecek her tür toplumsal dinamiği desteklemek ve geliştirmekle karşı karşıyadır. Bu dinamiklerin en önemlilerinden biri de kuşkusuz sanattır. Devrime katkı sağlayan bir sanatın gelişebilmesi; ancak özgür ve devrimci bilincin sahibi olan sanatçıların çıkmasıyla mümkündür. Özgür birey espirisi kapitalist mantıkla değil, bilimsel sosyalist mantıkla ele alındığında ancak devrimci sanatın özü yakalanmış olur inancındayım. Kuşkusuz bizde de sanata ve sanatçıya, yanlış ve geliştirici olmayan yaklaşımlar olacaktır. Önemli olan bu yaklaşımların üzerinde cesur ve bilimsel tartışmalar yürütmektir. Bugüne kadar devrim yapmış bütün ülkelerde, devrimin öncü kurumları mutlaka kendilerine göre belirli kalıp ve ilkeler oluşturmuşlardır. Bunlardan bazıları sosyalizm adına kısmi ilerlemeler sağlamış olsalar bile, sonuç olarak, kapitalizmin istediği çizgiye gelmişlerdir. Sosyalist Sovyetler, bu anlamda en bariz örnektir: Bu ülkede, 20. yy başlarında, bütün dünyayı sarsan bir sosyalist devrim yaşandı. Her alanda olduğu gibi, devrimin ideallerine özgü düşünceler, sanat alanında hayata geçirildi. Bu düşüncelerden biri de „Sosyalist Gerçekçilik“ akımıdır. Bu akım, devrimci potansiyelin olduğu bütün ülkelerde etkili oldu ve ilk dönemlerinde belli ideallere sahip olan büyük sanatçılar ortaya çıkardı. Özü itibariyle, yeni bir toplumsal yapılanmanın ürünü olarak geliştirilmeye çalışılan sanat; pratik anlamda, dar bir ideolojik çerçeveye hapsedilme durumunu, yine aynı dönemde yaşadı. Böyle olunca da, mevcut yaklaşımlardan rahatsız olan yığınlarca ünlü sanatçı, Batı kapitalizmine sığınmak zorunda kaldı. Bu kaçışlar, gerçek anlamda sosyalizmden kaçışlar değildir. Bütün bunlar, insanın özgür iradesine hükmeden ve onu sadece söyleneni yapan bir araç olarak gören, sakat bir anlayışın sonucuydu. İlkesiz bir kollektivizm uğruna, insanın doğasında var olan bir takım öznel değerlerin hiçe sayılması,  sosyalizm adına işlenen bir hatadır. Sovyet sanatçılarının,  Avrupa ve Amerikan kapitalizmine sığınmalarının başlıca nedenlerinden biri de bu yaklaşımdır. Oysa, sosyalizm bireyin özgürlüğü ilkesinde daha ısrarlı ve samimi olabilirdi. Burada önemli olan, günümüz sosyalistlerinin, bu yanılgılardan ders çıkarmış olmalarıdır. Bugün bilimsel sosyalizmi hedefleyen hareketlerden biri olan Kürt Özgürlük Hareketi; toplumumuz için hedeflediği sistemin konseptini sözkonusu yanılgılara düşmeden uygulamalıdır. Hatta bunun bir zorunluluk olduğuna  inanıyorum. Aksi taktirde, başarı beklemek hayal olur. Elbette her toplumda olduğu gibi, bizim de kendimize özgü bir realitemiz vardır. Gelişebilecek her türlü toplumsal fenomen, varolan realitemizden soyutlanamaz. İster siyasal, ister ekonomik ve isterse sanatsal olsun. Realitemizin dışına çıkıp, belli reçetelerle sosyalizm savunuculuğu yapılsaydı, belki bugün Kürt Devrimi’nden bahsedilemezdi. Bugün, bazı sol gruplar, yıllardır marjinal olmaktan kurtulamıyorlarsa; bunun nedeni, onların, reçetelerle hareket etmelerindendir. Örneğin ‘sanat halk içindir ve devrimci sanatçı her zaman halka hizmet etmelidir’ söylemi bir reçete gibi yıllardır tekrarlanır durur. Bence, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, içerik anlamında muğlak bir söylemden başka bir şey değildir  ve bu söylem adına sanat yapıyorum diyen her kişi de devrimci sanatçı olamaz. Böylesi anlayış ve söylemlerden, sonuç alınabilseydi, en başta Reel Sosyalist blok alırdı. Buna karşı savunulması gereken; özgür bireyin, özgür iradesiyle ürettigi her şeyi, toplumsal yaşama uygun olarak, diğer bireylerle paylaşma felsefesini geliştirmektir. Buna örnek olarak Picasso’yu verebiliriz: O, ömrünün sonuna kadar Avrupa kapitalist sisteminin göbeğinde yaşadı ve her ne kadar kapitalistler ona sahip çıksa da, özünde o, bu sistemin en büyük karşıtıydı. Bana göre Picasso, ‘Sosyalist Gerçekçi’ akıma mensup herhangi bir Sovyet sanatçısından daha çok, sosyalist ideolojiye yakın duran bir sanatçıydı. Çünkü o, kapitalistlerin, reel sosyalizme karşı kullandıkları ‘Özgür birey’ espirisini, sosyalist bir anlayışla kendi kişiliğinde somutlaştırıp, sağlam bir sanatsal duruşun sahibi oldu. Özgür bireyin yaratılmasını temel felsefe olarak benimseyen sosyalistlerin, bu espiriyi kapitalizme kaptırması tarihsel anlamda bir talihsizliktir. Onlara bu şansı tanıyanlar da, bilindiği gibi yine sosyalizm adına tarihsel hatalar yapanlardır. Kapitalist sistemin, bütün erkleri ele geçirmesinin ve bunu başarmasının temelinde, bireyin önemsenmesi önemli bir rol oynamaktadır. Doğal oluşumun bir kanunu olan nesnenin kendine özgü olma durumu, insanda en yoğun şekilde ifadesini bulur. Kapitalistler, insanın bu temel özelliğini iyi kullanarak kendi sistemlerini ayakta tutmayı sürdüregelmişlerdir. Özü itibarı ile felsefi ve psikolojik yaklaşımı gerektiren insanın bu özelliği, reel sosyalizm tarafından yeterince değerlendirilemedi ve hatta önemsenmedi. Kapitalist, feodal, teokratik ve her türlü baskı rejimlerine karşı geliştirilen devrimci hareketlerde ve onların oluşturduğu demokratik veya sosyalist yapılanmalarda, bireye yaklaşım hep önemli bir sorun olmuştur. Birey sürekli toplumculuk, halkçılık kavramları uğruna ikinci plana itilmiştir. Oysa ki toplumu oluşturan temel taşlar bireylerdir. Birey, kendi öz gelişimiyle topluma karakter kazandırır. Tepeden inme bir modelle yaratılmak istenen her şey, değiştirilmek istenen toplumun realitesinden ve en önemlisi de bireyin realitesinden kopuk olur. Bu, başarıdan daha çok yenilgiyi getirir. Burada şunu ifade etmek gerekir ki; toplumun iradesi demek, tek tek bireylerin iradelerinin gönüllü uyum sağlaması demektir. Bütün toplumsal dinamikler bu yönlü düşünüldüğünde, ancak sağlıklı bir yapılanmaya kavuşur. Sanat da, gerçek rolünü ancak bu temelde oynayabilir.

              Sanata kalıplar düzeyinde yaklaşım, bizde sıkça görülen bir durumdur. Halk için yapılacak şeylerin kriterleri, ne yazık ki bizde de henüz açıklık kazanmış değildir. Burada ‘her şey halk için’ söylemini duygusal bulduğumu söyleyebilirim. Bu gibi duygusal yaklaşımlar bazı dayatmaları da beraberinde getirir. Yaratıcılığın önünde en büyük engellerden biri de, reçeteler içeren dayatmalardır. Kimi zaman o derecede halkçı olunuyor ki, onun (halkın) geri yanlarının olduğu unutuluyor. Halk için sanat yapalım derken; halkın değer yargılarını okşayan, tamamıyla duygu tatmini yapan bir sanattan kaçınmak gerekir. Devrimci sanatçının görevi bu kadar basit bir çerçeveye hapsedilmemelidir. Onun asıl hedefi, düşünü kurduğu toplumun normlarına uygun bir estetik felsefenin ve yaratımın sahibi olmak ve onu yaygınlaştırmaktır. Halkın sanat karşısındaki değer yargılarını ilerletmeyen, aynı şeyleri tekrarlayan bir sanatçı, hem halkını, hem de kendisini avutur. Halkın her şeyi onaylanıyorsa, öyleyse kültür devrimine neden ihtiyaç duyuluyor! Devrimin bir amacı da, halkı eğitip onun gücünü yeni ve ideal bir yaşam için seferber etmek değil midir? Kürt devriminin idealleri de bunlar değil midir?

             Çoğu zaman bakıyoruz; sanat adına, halkın çok rahat şekilde kabullendiği bir kaç ürün ortaya çıkarılıyor ve ‘halk için bunu yaptık şunu yaptık’ deniliyor. Yıllardır yapılan budur. Şimdi halk beğeniyor diye buna devrimci sanat mı diyeceğiz? Eğer buna devrimci sanat deniliyorsa, bunun estetik ölçütleri nerede? Yaratıcılık boyutu nerede? Uluslararası boyutu nerede? vs. Bu sorulara cevap veremeyen bir sanatçı, hangi kriterlere göre devrimci sanat yapıyorum diyebilir. Şimdi, halkın müziğini alacaksın hep aynı enstrümanla, hep aynı sesle seslendireceksin, halkın resim kalıpları dışında resim yapmayacaksın, hep slogancı tiyatro ve sinema yapacaksın. O zaman senin devrimci sanatçılığın nerede kalır? Eğer her halkçılık devrimcilik ise, bu devrimciler niye halkın dünyaya, yaşama bakış açısını değiştirmeye çalışırlar? Sanat adına hareket eden insanlarımızın, halk adına sanatı bu şekilde kısır bırakmasında sadece kendileri hatalı değildirler. Bence, siyasal otoritelerimizin henüz reel sosyalist sistemlerdeki sanatçıya ve sanata yaklaşım biçimini reddetmede tereddütleri var. Dar kalıpların kaynağı biraz da burada aranmalıdır. Oysa, elimizdeki malzeme ile kendimize özgü bir devrim ve onun sanatını yaratma olanağı mevcuttur. Devrimin, kuru ve donanımsız bin taraftarından çok; devrimin dostu, yaratıcı bir kişiyi tercih etmek bir yanılgı değildir. Bin donanımsız kişi, kaba anlamda ancak kitlesel güç olabilir. Bilimsel, kültürel ve sanatsal anlamda donanımsız olan bir güç, gün gelir hantal, tek düze ve üretimsiz olur. Olumsuz sonuçlara varılmak istenmiyorsa, kitlelerimizi sanat, bilim, ekonomi kurumları vasıtasıyla, bilimsel sosyalist bir eğitimden geçirme zorunluluğumuz vardır. Sanatta devrimci çizgi oluşturmanın yolu, bu yönlü eğitimden geçer ve halkın değer yargılarının  devrimci tarzda geliştirilmesi ancak o zaman gerçekleşir. Bunlar yapılmadığı müddetçe, halk ve onu savunduğunu söyleyenler hep yerinde sayar ve kısırlaşmayı yaşarlar. Sonuç olarak; Kürt sanatçılarının devrimci sanatı oluşturmak için, önce birey olarak kafalarında devrim yapmaları gerekir. Bunun yolu da okumaktan, yaratmaktan ve tartışmaktan geçer.

 Aralık 2002

                                                                                                                                    

 
 

 

SANATIMIZDA ELEŞTİRİ ÜZERİNE

Sıradan bir yaklaşımla sanat yapıtlarını çözümlemeye ilişkin düşünce ortaya koymak; sanat eleştirisi olmaktan çok yüzeysel ve duygusal bir reaksiyon olur. Sanata dair bilgisi olmayan bir insan, doğal olarak sanat yapıtlarını derinlemesine değerlendiremez. Dolayısıyla, güçlü sanat eleştirmenliği ve eleştirisinin gelişmesi, tamamıyla sanatsal bilgi ve birikime dayanır. İleri toplumlarda sanat bu faktörler sayesinde gelişmiştir. Toplum olarak bizim de, sanatımıza bu yönlü yaklaşmamız bir zorunluluktur.

Ulusal ve sosyal anlamda, bir devrim sürecinde olan Kürtler için, kültür ve sanatın, ne kadar gerekli olduğu, son dönemlerde daha iyi anlaşılmaktadır. Ancak şunu açıkça belirtmek gerekir ki, sanat cephesinde çok iyi bir yerde olduğumuz söylenemez. Bunu gözönüne alarak samimi, bilgili, yaratıcı, üretken ve yapıcı olmak zorundayız. Sanata ve sanatçıya, yapıcı eleştiri getirmenin temel kıstasları da bunlardır.

Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ndeki aydınlanma hareketi, bütün eksikliklerine rağmen her alanda kendini hissettirmektedir. Özellikle son süreçte ağırlık verilen konuların başında kültür, sanat ve edebiyat gelmektedir. Kürdistan İşçi Partisi bu konudaki tavrını net biçimde ortaya koymuştur. Hatta dağ koşullarında, her türlü zorluğa rağmen gerçekleştirdiği kültür ve sanat konferanslarıyla, bu alanda bir şeyler üretmek isteyen herkese hem perspektif hem de cesaret vermektedir. Buradan anlaşılması gereken şu olmalıdır; ‘profesyonel bir sanat ve kültür yapılanması için sanat yapıyorum’ diyen insanların kendilerini artık hızla yenilemeleri gerekiyor. Bu öyle bir yenilenme olmalı ki; dar, bağnaz, üretmeyen, eleştiriye gelmeyen, eleştirmeyen vb. engelleyici tutumları aşan özlü ve yaratıcı bir çalışma olsun. Bu bağlamda şimdiye kadar sürdürdüğümüz yanlış ve eksik anlayışlara, artık eleştirel yaklaşmak ve yeni ufuklara açılmak asıl hedefimiz olmalıdır. Bu nedenle, toplumumuzun süregelen realitesini de gözönüne alarak, onun sanata bakış ve anlayışının üzerinde biraz durmak ve eleştirisini yapmak gerekir: Günümüze kadar sosyal, ekonomik ve kültürel anlamda yaşamımıza doğrudan hükmeden iki önemli şeyi, realitemizi belirleyen faktörler olarak görüyorum. Bunlardan birisi din, diğeri ise sömürgecilerin kültür asimilasyonudur. Din toplumların yaşamında en eski kurum olma özelliğinden dolayı, kuralları kolayca çiğnenemeyen bir yapılanmaya sahiptir. İslam dinini benimseyen Kürt halkının büyük çoğunluğu, yüzlerce yıldan beri dini kurallara bağlı kalarak yaşamını sürdürmüş ve bu süreç boyunca   dinsel açıdan tabu sayılan, bir takım şeylerden de mahrum kalmıştır. Bunlara örnek olarak resim, heykel, tiyatro gibi birçok sanat dalını saymak mümkündür. Dolayısıyla İslami bir kültür atmosferinde, özgür bir sanatın gelişmesinden bahsedilemez. Birçok yönden inkara tabi tutulmuş bir halk olan Kürtler, dinsel inanç bağlamında bile, sömürgecilerin baskısı altında kalmışlardır. Bu durumda, dünyaya açılmış bir penceresi olmayan; içe kapalı feodal bir yaşama mahkum edilmiş olan bir halkın, başarıları ne düzeyde olabilir ki? Olsa olsa çok geleneksel biçimiyle sürdüregeldiği müzik ve halk dansları gibi, bir takım folklorik öğeler olur. Nitekim, halkın bütün sanat dünyası bu iki alanla sınırlı kalmış ve bugün henüz mevcut düzeyin üstüne çıkılmış değildir. Bir toplumsal uyanıştan bahsetmemize rağmen, yıllardır Avrupa'da ve Türkiye'de yaşayan yığınlarca akademisyen ve sanatçımızın, bu yönlü güçlü çalışmaları olduğu da söylenemez. Tabii ki bunun, sömürge kültürünü aşamamak, aşmaya cesaret edememek ya da toplumun sanatsal ve kültürel değerlerini önemsememek gibi birçok nedeni vardır. Oysa kabuğuna çekilmiş, sömürgecilerin her türlü asimilasyon ve dejenerasyon politkalarıyla çepeçevre kuşatılmış olan halkımız, bir yerlerden ışık bekliyor ve hangi alanda olursa olsun; bir öncüye ihtiyaç duyuyordu. Durum bu safhadayken: Altmışsekiz Devrimci Hareketi, Kürt devrimci uyanışında etkili oldu. Bu kritik dönemde, çoğunluğu Kürt devrimcilerinden oluşan bir grup üniversiteli genç, ayrı örgütlenme kararı alıyor ve sömürgeciliğe karşı isyanın startını veriyordu. İşte halkın beklediği ışık buydu. Çözülme buradan başlıyor ve devam etmektedir. İsyanın özünde bir eleştiri ve o eleştirinin hayat bulması var. İsyanın hedefi ise; feodal aşiret kültürü, sömürgeci güçler ve onların halkımıza reva gördükleri köle yaşam kültürüdür. 20. yy'ın son çeyreğinde, büyük bedeller ödenerek sürdürülen mücadele, halkımızı ulusal, siyasal ve politik anlamda belli bir seviyeye getirmiştir. Doğal olarak, yıllarca savaş ortamında yaşayan bir halkın, savaşa endeksli olan yanlarını geliştirmesi kaçınılmazdır. Oysa bu süreç boyunca, herşeye rağmen yapılması olanaklı olan birtakım şeylerin olduğunu da düşünüyorum. Örneğin; uzun zaman önce kurulmuş olan bir çok sanat ve kültür kurumumuzun işlerliği daha iyi bir biçimde sağlanabilir ve savaş ortamında bile böylesi kurumlar oluşturulmuşsa, onlara laikiyle bir misyon yüklenebilirdi.

Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin sömürgeci güçlere karşı verdiği mücadele, özellikle sanat ve edebiyat alanı için başlı başına bir hazine ortaya çıkarmıştır. Burada, bir halkın, bir ulusun trajedisi, korku, dehşet, acı, keder, aşk, romantizm, doğa ve akla gelebilecek her tür yaşamsal olgu, sanatsal anlamda işlenmeyi beklemektedir. Bu tür olgular, edebiyat alanına yansıtıldıktan sonra; tiyatrodan sinemaya ve bütün görsel sanatlara kadar bir etkilenme sözkonusu olur. Kürdistan Devrimi’nin gerçek anlamına ulaşması için, yapılması gerekenlerin başında bu yönlü çalışmalar gelir. Artık yaratmamak, üretmemek için bir gerekçe veya mazeret olmamalı ve böyle bir lüksümüz de yoktur. Çoğu zaman, bir takım şeylerde ilerleme sağlanamamasında, halkın geriliği gerekçe yapılır. Kanımca, bu doğru bir belirleme değil, sadece bir kaçıştır. Önceki satırlarda da belirttiğim gibi, bugün toplumumuzda, sadece müzik ve halk dansları, sanat olarak biliniyorsa; buradaki eksikliğin tek sorumlusu halk değildir. Bizler  bu halkın sanat ve kültür ufkunu genişletecek bir çalışma yapıyor muyuz? Bence hayır. O halde bunu yapmadığımız sürece, halktan sinema, tiyatro, resim, heykel vb. güzel sanatlara ilgi beklemek anlamsızdır. Deyim yerindeyse, entellektüellerimizin bu alanlara duydukları ilginin düzeyi bile tartışma konusudur. Bu nedenle, aydın ve entellektüllerimizin oturup, halkın sanata karşı ilgisizliğinin, tarihsel tahlil ve eleştirisini yapmaları gereklidir. Örneğin, İslamın toplumumuz üzerindeki etkileri araştırılırsa, tereddütsüz inaniyorum ki, onun en az sömürgeciler kadar kültürümüzün tahrip olmasında payı vardır. Dolayısıyla sosyal ve kültürel bir olguyu değerlendirirken  önce bireyden başlamak gerekir. Birey; sanatçıdır, bilim insanıdır, işçidir, çobandır, ekonomisttir vs. Gelişmiş birey, gelişmiş toplum demektir. Toplumun gereklerine uygun, gelişkin bir sanatın oluşması da ancak, sanatçıların kendilerini birey olarak yetkin kılmaları ve yapıcı eleştiriye önem vermeleriyle mümkündür. Bu temelde eleştiri, sağlam bir sanat yapılanmasının vazgeçilmez faktörüdür. Oysa biz, henüz halkın beğeni kalıplarının üstüne çıkamayan ya da çıkmak istemeyen bir sanatçı tipiyle, sanatımızı yapılandırmaya devam ediyoruz. Özellikle en gelişmiş olarak bilinen müziğimizde durum budur. Çünkü bu işi yapanların araştırma, inceleme, kalıpların dışına çıkma veya eleştirme diye bir dertleri yoktur. Halk  ise, bunları kabullendiği gibi, geleneksel çerçevenin dışına çıkan ya da bu geleneksel olanı, modern ölçütlerde kullanan sanatçılara da fazla tanık olamıyor ve böylece sahip olduğu müzik beğenisini sürdürüyor. Örnek olarak; bir an sahnede opera sanatçımız Diana  Wekil’i ve bir de yukarıda tarifini yaptığımız müzisyen tipini düşünün, hangisi daha çok dinlenir, siz karar veriniz. Bizim derdimiz, halkın geleneksel müzik kültürünü köreltme değil, tam tersine onu daha zenginleştirip ilerletmektir. Halka, yeni şeylerin de olabileceğini kanıtlayıp, hoşgörüsünü sağlamak ve her zaman hangi yönlü gelişme olması gerekiyorsa, öyle yapmak gerekir. Halkın beğeni kalıplarına hapsolundukça, ne yaratıcılık gelişir ne de estetik anlamda sanatsal üretim olur. Bugün, televizyon ekranlarına yansıyan bazı müzik programlarımız gerçekten,  estetik anlamda kalite kontrolü gerektiren cinstendir. Neden  bunları aşamıyoruz? Neden eleştiriden ve eleştirmekten korkuyoruz? Ve neden eleştiriyi yanlış algılıyoruz? Eğer birileri, sanat adına hareket ettiği halde gelişmemek, profesyonelleşmemek için direniyorsa bunun karşısında, toplum adına, halk adına ve sanatta kalite adına durmak gerekir. Bu karşı duruşun adı yapısal eleştiridir. Sık sık basınımızın sanat sayfalarında, sanatçılarımızın ürettikleri şeyler üzerinde çözümlemeler yapmak, gelişmemiz açısından önemlidir. Geçen günlerde Özgür Politika'nın sanat sayfasında, Günay Aslan'ın bir sinema filmi üzerine eleştirisi yayınlanmıştı. Yazının gücü ve içeriği bir tarafa, beni asıl sevindiren şey, basınımızda eleştiri yazılarına rastlamak oldu. Belki şimdiye kadar birçok kişi yazmıştır, ancak bunun yetersiz kaldığını düşünüyorum. Her şeye rağmen, sayın Aslan'ın yazısı önemli bir adımdır. Eleştirel nitelikte  olan bu yazının konusu, Yilmaz Erdoğan'ın ''Vizontele'' adlı filmidir. Günay Aslan'ın deyimiyle, filme büyük izleyici kitlesi sağlayan, fazla abartılı propagandayla öne çıkaran, aslında filmin kendisi değil, filmi yapanın (Yılmaz Erdoğan) teatral yeteneği, sempatikliği ve popüleritesidir. Bu tespit bence doğrudur ve Yilmaz Erdoğan'ı benimseyen de, benimsemeyen de buna katılır. Bana göre; eleştiri yazılarını önemli kılan şey, onların, duygusal yaklaşımlardan çok nesnel çözümleme gücüdür. Çünkü bir sanat yapıtı salt duygusal bir yargıyla açıklanamaz ya da eleştirilemez. Belki sosyal açıdan içerdiği mesajlar doyurucu olmayabilir ya da istenilenin tam tersi olabilir ve bunun yanında doğal olarak, olumlu veya olumsuz tepkiler de  alabilir. Ancak, sanat eserleri salt bu yönüyle ele alınmamalı veya algılanmamalıdır. Bu bağlamda, sanatsal üretimde gerekli olan en önemli kriter, o üretimin estetik boyutudur. Sayın Aslan, filmin bu boyutuna da girip, yazısını daha zenginleştirebilmeliydi. Tabii ki, film eleştirmenliği başlı başına bir uğraştır ve bunun ötesinde uzmanlık gerektirir. Böyle olsa da, insanların bir şeyler hakkında görüş belirtmelerine engel değildir. Ama herkesin de, bir alanın uzmanı kadar, o alanla ilgili değerlendirme yapabilme yetisi olduğu söylenemez.

Resim atölyemde çalışırken, bazen gelip giden insanlarımızla sanat üzerinde sohbetlerimiz olur. Bu arada yaptığım gözlemler sonucu şu kanaate vardım: İnsanlarımızın birçoğunda, ‘her şeyi bilirim her şeyden anlarım’ kaynaklı bir kompleks var. Bu, ilginç bir kişilik yapılanması ve psikolojisi olsa gerek. Toplumumuzda, ‘okumuş adam herşeyi bilir’, diye bir deyim vardır ve kişinin bu deyime göre kendini bilse de, bilmese de uyarlaması artık bir gelenek olmuştur. Eğer bir şey karşısında yorum geliştirmezse mutlaka kendisinde eksiklik hisseder, ya da kim ne der psikozuna girer gibi olur. Bu nedenle mutlaka bir şeyler söyleme gereği duyar. Bana göre sıradan yorumlar, ne yorum sahiplerini, ne de yaratımın sahibini geliştirir. Bunlar, kişiyi öznel anlamda tatmin olmaktan öteye götürmez. Öyleyse, eleştirinin bir formülasyonu vardır ve olmalıdır. Örnek olarak bir resimi ele alalım: Resime bir sanat eleştirmeninin yaklaşımıyla, sıradan bir insanın yaklaşımı arasında çok fark vardır. Eleştirmen eseri, yapıldığı döneme, kullanılan malzemeye, tarza, tekniğe vb. kriterlere göre inceler ve yorumunu geliştirir. Buna göre diyelim ki; resim çeşitli kübik ve benzer geometrik şekiller içeriyor. Eleştirmen, rahatlıkla bu resimin soyut ya da Kübist tarzda yapıldığına karar verebilir. Tabii olarak, bu çüzümleme yetisi, onun, sanat tarihi ve akımları iyi tanımasıyla bağlantılıdır. Ayrıca, resmin sosyal, psikolojik, mistik, metafizik gibi bütün boyutlarını, bu bilgisi dahilinde sıralayabilir. Bir sanatçının yaratımında başvurduğu estetik ölçütlerin başında, yapıtın kurgusu gelir. Eleştirmen bir yapıtın ne derecede estetik bir doygunluğa sahip oldugunu, bu ölçütlerden çıkarabilir. Örneğin, renklerin etki derecelerine göre tuval yüzeyine dağılımı, çizgi ve şekil yoğunluğu, kontrast ve armoni, ağırlık ve hafiflik, denge gibi. Çok fazla farketmemekle birlikte bunlara benzer estetik kriterler her sanat dalında aranır.

Sonuç olarak, güçlü bir sanat yaratma derdimiz varsa; eleştiriyi doğru kavrayıp sanatımıza yapıcı şekilde uygulayalım. Bundan başka çözümün olduğunu sanmıyorum.

2001

 

 
 

SANAT GÜÇ VE ADALET

İnsanlık tarihi boyunca, toplumların yaşamında en çok tartışılan olguların başında güç ve adalet gelir. Bu iki olgu arasındaki ilişki incelendiğinde; kimi zaman gücün adaleti, kimi zaman da adaletin gücü kontrolü altına aldığı görülür. Bu sebeple, toplumlar tarihinin günümüze kadarki gelişim süreci öyle toz pembe değil, tam tersine çelişki ve trajedilerle doludur.

‘Güç’ kavramı tek başına anlamlı olmadığı gibi, varoluşunu karşıtı olduğu fenomene borçludur. Bundan dolayı güç, her zaman bir tahakküm aracı olagelmiştir. Bütün canlılarda bu böyledir. Ancak insanlık, güç denilen olguyu birbirine karşı kullanırken, çoğu zaman adil olmayan ve trajedilere yol açan şeylere sebep olmaktadır. İnsanlığın oluşturduğu dünyada o kadar güç çeşidi vardır ki, saymakla bitmez. Bunları ekonomik güç, siyasal güç, askeri güç, kültür ve sanat gücü vs. gibi özetlemek mümkündür. Adalet ise, toplumda varolan tüm güçlerin kullanım yasalarını, insanlığın yararına uygun hale getirmek; eşit ve özgür olanı sağlamaktır. Peki günümüz dünyasında bunu görebiliyor muyuz? Elbette ki hayır. Günlük hayatın kısa bir kesitinde bile, dünyanın ve onun sahip olduğu sistemin yığınlarca kahredici tezatlarını görmek pek zor olmasa gerek. Her düzeyden dünyalı birey, günlük yaşamında bir gücün yönlendirmesiyle karşı karşıyadır. Bu bağlamda birey, yaptığı iş veya mesleki uğraşısında güç ve adaletle bağlantı içindedir. Toplumun her ferdi, yani çobanından ekonomistine, katilinden ruh hastasına, siyasetçisinden sanatçısına kadar herkes, bu ilişki yumağının içerisindedir. Peki sanat boyutundan baktığımızda  neler söyleyebiliriz? Bir örnekle açıklamaya çalışalım: 1980 sonrası, İzmir’de Sanat Akademisi öğrenimi yaparken, sanatın her dalıyla ister istemez ilgilenirdik. O dönemde teorik, görsel ve daha birçok yönden Batı’nın etkisinde olduğumuzu söyleyebilirim. Öyle olmuştu ki, her sanatçı adayı öğrencinin dilinde, Amerika patentli isimler dolanır dururdu. İşte, resimde Endy Warhol, Marcel Ducamp, Christo vb.; sinema dalında Dustin Hoffman, Robert De Niro, Tom Cruis vb., diğer sanat alanlarında bilmem kimlerden başka bir şey yoktu hayatlarımızda. Oysa, 1968 ve 1978 kuşağı solculuğunun gereklerinden biri de, bilindiği üzere anti emperyalist ve en çok da anti Amerikancı olmaktı. Gerçi bugün fazla değişen bir durum yok. Bana göre Amerikan karşıtlığını gerektiren tek neden, onun sömürgeci olması veya ajanları vasıtasıyla çeşitli ülkelerde darbeler tertiplemesi değildir. Elinde bulundurduğu gücü fırsat bilerek, insan hayatının her alanına tahakküm etmesi de aynı oranda tehlikelidir. Sanıyorum günümüz insanından daha iyi bunu hisseden ve yaşayan yoktur. Benim, Amerikalı sanatçıların yaratıcılığına bir diyeceğim yok ve belki de gerçekten bir sanat güçleri vardır. Ama onların sadece kendi güçleriyle bütün ülkelerin sanat gündemine ileri düzeyde girebildiklerini düşünmek gerçekçi olmaz. Örneğin, bir Dustin Hoffman’ı Türkiye’de kime sorarsanız mutlaka tanır, belki Yılmaz Güney’i de tanır ama, Dustin Hoffman onlar için bir başka anlam taşır. Oysa Amerika’da her yüz veya her bin kişiden kaçı Yılmaz Güney’i tanır siz tahmin ediniz. Endy Warhol bir ressam ve grafikerdir. Bu adam, Marilyn Monroe, Mao Zedung vb. ünlülerin portrelerini çeşitli tekniklerle çizerek bir rant oluşturdu. Tabii bu rantın en büyük ortağı, kendisinin bağlı olduğu sistem yani ABD’dir. Daha açık bir dille denebilir ki ABD, gücünü sanat alanında da kullanarak, sadece kendi sanat ve sanatçısını dünyaya empoze etmekle birlikte, sanatta adil olmayan bir durum yaratmaktadır. Bugün binlerce yıllık sanat geleneği olan Avrupa bile, 20. yy’da Amerika’nın gerisinde kalmıştır. En fazla 600 yıllık bir tarihi olan beyaz Amerika’nın, binlerce yıllık sanatsal ve kültürel geleneği olan toplumları ve Avrupa’yı geride bırakmasındaki çelişkiyi görmemek mümkün değildir. Tüm bunların temelinde yatan neden, gücün adaletsiz kullanımıdır. Bu durum, toplumların en büyük kurumlarından en küçük birimlerine, hatta bireyine kadar kendini hissettirmektedir. Toplumların ilk dönemlerinde sanatçıların yaratım güçlerine değer verilmiş ve kimi zaman eşit olanaklara sahip olmuşlardır. Günümüz dünyasında ise; hakim olan bunun tam tersidir. Her ne sanatsal gücü olursa olsun, bir sanatçının önemi, yaşadığı ülkenin gücüyle direkt bağlantılı hale gelmiştir. Örneğin; Robert De Niro adlı sinema oyuncusu, Uganda ya da Afganistan gibi bir ülkede yaşıyor olsaydı, sanat dünyasında bu kadar tanınır mıydı? sorusuna şu cevabı rahatlıkla verebilirm: Sanatçının üstün yetenekli olması yetmiyor. De Niro ve benzer sanatçıları bu kadar popüler kılan ABD’nin güçlü sinema tekelleridir. Böyle olmasaydı, ülke farkı olmaksızın birçok sanatçı, en az onlar kadar tanınıyor olacaktı. Bundan dolayı diyorum ki; gücü adil kullanmamak doyumsuzluktur, bencilliktir. Bunları telafi etmek, ancak bencil olmayan bir toplumsal yaşam ahlakı oluşturmakla mümkündür. Çocuklara anlatılan kimi kral ve kraliçe masallarında; iyi kral portresi çizilirken, onun kendi halkını mutlu ettiği, herkese eşit davrandığı ve yoksullara yardım ettiği gibi şeylerden bahsedilir. Böyle kralı kim istemez ki? Oysa günümüz dünyasındaki krallar hep uğursuz işler peşindedirler. Dünya krallığına soyunan büyük devletlerin yaptığı da budur. Örneğin ABD’nin tarihsel pratiğine bakıldığında; kan var, şiddet var bencillik var. Şimdi, daha katmerli şekilde devam etmektedir. Bazı istisnalar dışında şiddet içermeyen, çocukların körpe beyinlerini şiddet ve tüketim kültürü ile kirletmeyen bir Amerikan filmi veya sanat ürününü kim gösterebilir bize? Şimdi adil ve saf bir dünya ferdi gözü ile ABD ve benzeri güç odaklarına sormak lazım: Evet güçlüsünüz, ekonominiz güçlü, silahlarınız ürkütücü, peki bu gücünüzden hareketle medyayı, sanatı, siyaseti bu kadar pervasız kullanma hakkını kim size verdi? İnsanı tek yönlü, tüketici ve boş bir yaratık haline getirmeye ne hakkınız var? Siz demokrasiden, insanların haklarından bahsederken, acaba diğer gezegenlerde yaşayan ama bizim henüz tanımadığımız yaratıklara mı hitap ediyorsunuz? Dünyamızda yaşayan milyarlarca insanın, bunu size sormaya hakları var sanıyorum.

Hani bir söz vardır; ‘tüfek icad oldu, mertlik bozuldu’ diye. Bunu doğrularcasına; bakarsınız parasal gücü olan birileri, bir televizyon kanalı açar, oraya anatomik ölçüleri yerinde ama zihinsel özürlü denebilecek kadar bilinçten yoksun kişileri çıkarır ve onları en seçkin sanatçılar olarak insanların beynine işler. Bunlara hem şarkıcı, hem türkücü, hem sinema oyuncusu gibi çokça etiketler verir. Show dedikleri programlarında, tiyatrocu bozuntusu denebilecek zibidilere, halkın kültürüyle alay eden sözde komedik skeçler yaptırılır. Bakarsınız, birileri parasal gücünü kullanarak birkaç ay bir grafik ya da resim kursu alır, ardından sağdan soldan arakladığı bir takım şeyleri bir araya getirerek, resim yaptığını sanır ve  bir de kataloğunu yapar. Ama diğer tarafta, yıllarca sanatla uğraşmış, bu alanda akademik eğitim almış birilerinin, bırak kendilerini tanıtmayı, bir tuval, bir boya tüpü alacak güçleri olmayabiliyor vs. Tüm bunlar, ekonomik gücün eşitsizliğinden ve egemenlerin adaletsiz sistemlerinden kaynaklanan durumlardır. Gönül ister ki, çocuklara anlatılan adil kral masallarındaki gibi, gerçek dünyanın kralları da adil olabilsinler.

Şubat 2003

 

 
 

 

SANATTA TÜCCAR MANTIĞI

Sanat, kendi tarihi boyunca belki en büyük dejenerasyonu ve yozlaşmayı son yüzyıl içerisinde yaşadı diyebiliriz. Bu süre içerisinde gerçek ideallerinden koptuğu gibi; kimi faydacı düşüncelere de alet edildi. Dolayısıyla, sanatın tanımı çok farklı boyutlara çekildi ve herkes kendince sanat yapar duruma geldi.

Kendisine ait felsefi bir duruşun sahibi olan sanat; herkesin kolayca yapabileceği bir iş değildir. Çünkü sanatla uğraşan kişi, her zaman orijin olanın peşinde koşan bir serüvencidir. Onun, o orijini arayış sürecinde zorluklar, heyecanlar, nefretler, sevgiler, idealler vb. şeyler hep vardır. Tüm bunları yaşayarak hayatı yorumlamak; elbette bir felsefenin sahibi olmayı gerektirir. Hani bir deyim vardır ‘Sen mutluluğun resmini yapabilir misin?  işin kolayına kaçmadan’ diye. Bir şair, bir ressama söylemiş zamanın birinde. İşte tartışmamızın özünü yansıtan temel anlayış budur. İşin kolayına kaçmamak demek; yapılacak işin en üst düşünsel, felsefi ve ruhsal boyutta ortaya çıkması için çalışmak demektir.

Elbette sanatçı, her insan gibi kendi yaşamını sürdürmek için ekonomik olanaklara sahip olmak ister, ancak bu yönlü çözüm arayışlarına girerken, sanatsal ideallerini heba etmek zorunda değildir. O, ideallerini koruyarak ürettiği şeyleri, her zaman topluma kabul ettiremeyebilir. Bunun en önemli nedenlerinden biri, üretilen şeylerin yapıldığı dönemin değer yargılarıyla çelişiyor olmasıdır. Sanatın tarihinde bunun en bariz örnekleri, Kübistler ve Expresyonistlerin ortaya çıktığı 20. yy başlarında yaşandı. Bu akımlara bağlı sanatçıların çalışmalarında; kendi felsefeleri ve dünyaya bakış açılarından dolayı, tipik biçim deformasyonları sözkonusudur. Geleneksel kalıplara bağlı olan dönemin aristokrat ve burjuvaları, bu akımların resim ve heykel alanındaki extrem düşüncelerini beğenmedikleri gibi; onları aşağılamış ve acımasızca eleştirmişlerdir. Buna rağmen onlar, toplumun dar değer yargılarına karşı sanatsal düşüncelerinden ödün vermediler ve büyük adımların sahibi olarak tarihe maloldular. Ayrıca, birçoğunun yoksulluk ve sefalet içinde öldüğü bilinmektedir. Oysa ki onlar, gerçek sanat ideallerinin yerine, tüccar zihniyetini koymuş olsalardı; belki de kalıpçı değer yargılarına sahip olan zengin kişilere, satabilecekleri şeyler üretirlerdi. Ama işin kolayına kaçıp ‘zanaatçılık’ yapmaktansa, zor olan sanatçılığı tercih ettiler.

20. yy’ın ikinci yarısı, sanatın ticari meta üretimiyle eşanlamlı görüldügü bir dönemdir. Sanatın, sermaye birikiminin hizmetine ve himayesine tabii kılınması, yine bu dönemde görülür. Bu nedenle, sanat artık olgu yaratan değil, olgulara göre şekillenen bir duruma gelmiş oldu. Özellikle kapitalist üretim ilişkilerinin bunda büyük bir payı vardır. Günümüz kapitalist sisteminin merkezi durumundaki Amerika’da, sanatın ticari amaçlara yönlendirilmesi, bu anlamda en dikkat çekici durumdur. Amerikalı sanatçı Andy Warhol’un yaptığı sanatın biçimi, bu anlattıklarımıza bir örnektir: O, Marilyn Monroe, Elvis Presley, Kennedy gibi, dönemin (en azından Amerikalılar için) önemli kişilerinin portrelerini yaparken, ticari kaygılarını, sanatsal kaygılarının üstünde tutarak, daha çok toplumun duygularından faydalanma yoluna gitmiştir. Sisteme ve döneme göre şekillenen bu sanata popart denilip yaygınlaştırılmıştır. Kapitalist sistemin sanat alanında başvurduğu en önemli taktik şudur: Çeşitli alanlarda önce yıldızlar, mitler yaratarak topluma benimsetir. Sonra, karşılığını fazlasıyla almaya çalışır ve bunu yaparken, sanatı bir araç olarak kullanır. Ayrıca, kendisine karşıt veya alternatif olarak gelişen toplumların çeşitli değerlerini kullanmayı da ihmal etmez. Bunun en çarpıcı örneği, büyük devrimci lider Che Guevera’nın portrelerinden yararlanması ve onu sevenlerin üzerinden kazanç sağlamasıdır. Genel çerçeveyi böyle çizdikten sonra, şimdi kendi durumumuza değinmekte yarar görüyorum.

Bizler, sanatımızın sorunlarını tartışırken, hep bireysel özgürlük, yaratıcılık, üretkenlik kavramlarını kullanırız. Tabii ki, bu kavramlar üzerinde tartışmamız oldukça önemlidir. Oysa aynaya yansıyan görüntümüz hiç de bu kavramların altını doldurduğumuzu göstermiyor. Kapitalist bir ülke, kapitalist bir kişi ya da kapitalist bir kurum kendi sanatçısına ve sanatına ticari açıdan bakabilir. Bu, o sistemin kendi anlayışıdır. Ama bizler, ideallerimizi hayata geçirme niyet ve bilincini taşıyorsak; karşı olduğumuz sistemin tuzağına düşmememiz gerekiyor. Daha açıkçası; yaratıcılığımızı, heyecanlarımızı, sevgilerimizi ve ideallerimizi, kendi sanatımızın temel felsefesi olarak görmeliyiz. Bir sanatçının ilkesi bu olmalıdır. Benim bu yönlü tutumumu kavrayamayan birçok dost, arkadaş, tanıdık ve akrabalarım, sen neden satılabilecek resimler yapmıyorsun? der dururlar. Ayrıca, şu tür resimler yaparsan, daha çok satarsın gibi öneriler yapmayı da ihmal etmezler. Elbette onların iyi niyetinden kuşkum yoktur; ancak sanata salt ticari açıdan bakmadığım için; söylenenleri, bir kasabın, doktorun işine karışmasına benzetiyorum. Bana göre önemli olan, değer ölçütleri bazında sanatçının kendi duruşudur. Toplumun ve sistemin değer yargıları, sanatçıyı, ‘kiç’ şeyler üretmeye zorunlu kılıyorsa; o, buna karşı direnmeyi kendine ilke edinmelidir. Aksi taktirde ‘kiç’ şeylerin üreticisi olmaktan öteye gidemez. Sanatımızda bu yönlü bir şekillenmenin yanında ayrıca iki tezat anlayışa dayanan bir ayrışmanın olduğu söylenebilir: Bunlardan biri, sanatı bir felsefe gibi algılayıp onu, kendi gerçek yaşamı olarak sürdürenlerin anlayışı; diğeri ise, sanatçı kimliğinden yola çıkarak toplumun duygusal reaksiyonlarına göre üreten ve sadece para kazanmayı hedefleyenlerin anlayışıdır. Bence sanatımızın en önemli sorunlarının kaynağında bu yaklaşım biçimi yatmaktadır ve üzerinde durulması gereken de budur.

Bu anlayışa sahip kişiler, ‘müzisyeniz’ deyip, toplumun duygu kabarışının olduğu dönemlerin dışında işe yaramayan parçalar üreterek sadece para kazanmanın fırsatlarını takip ederler. Müziğin sanatsal boyutuyla pek barışık oldukları söylenemez. Ressamız deyip, çıplak kadın figürlerinden tutalım halı motiflerine, devrim adına kahramanlık sembolü olmuş kişiliklerden tutalım  tarihsel, mitolojik isim ve kavramlara kadar, birçok şeyi çorba misali birbirine katarak resim yaptıklarını sanırlar ve sonra, insanların duyarlı olduğu her çeşit düğün, toplantı, gece ve benzer etkinliklerde, ürünlerini stantlara koymayı sergi sayarlar.

Sanat, muhakkak ki duygulara hitap eden bir muhtevayı da taşır. Ama sanatçı, bu duygusal boyutun ötesine pencere açacak bir ideal taşımıyorsa, o sanatçının niyeti elbette tartışılır. Kalkıp ürününe bir kavram yükler ama bu kavramla alakası olmayan eklektik, slogansı ve basit şeyler ortaya koyarsan, o zaman, senin gerçek niyetin sanat yapmak değil, halkın duyarlı olduğu bazı kavramlara sığınarak ürününü satmaktır. Bana göre, kendine sanatçıyım diyen bir insan, her şeyden önce sanatın ahlakı ve felsefesi gereği yaşamayı, kendinden emin bir şekilde sürdürmelidir. Bu bir nevi dürüstlüktür ve kendinden emin olan  her sanatçı, eserini sunduğu veya sattığı kesime karşı da dürüst olur demektir. Sanatçı olmanın güzelliği ve özelliği burada yatar. Eğer bir insan, ben sanatçıyım ve sanatın felsefi ideallerine göre yaşıyorum diyorsa, öyle yaşamalıdır. Hayır! ben hem sanatçı, hem tüccarım diyorsa; burada onun, sanatsal kaygılarının varlığı tartışma konusu olur ve insan, böyle bir anlayışa tanım bulmakta zorlanır. Ama yeni bir kavram olarak ‘sanatçı tüccar’ veya ‘tüccar sanatçı’ geliştirilmek isteniyorsa, işin boyutu değişir demekle yetiniriz. Nasıl algılanacağı konusu kişilerin kendi sorunudur. Bana göre kasap öldürmek için keser, doktor iyileştirmek için. Sanatta tüccar mantığı gütmek, onun kasabı olmaktır diyorum. Tersini yapmaya ne dersiniz?

Ekim 2004

 

 
 

 

SANATTA TARİHSEL İCATLAR ve BİR MUCİTLİK KOMEDİSİ ÜZERİNE

Bundan onbinlerce yıl önce, mağara duvarlarına, avladığı hayvanın tasvirini renkli doğal maddelerle çizen insandan; bugün tüplerde hazır olarak satılan boyalarla resim çizen sanatçıya gelinceye dek, sanat tarihine damgasını vuran önemli icatlar oldu. Bu icatlar kimi zaman rastlantısal, kimi zaman da düşünce evriminin nitele dönüşmesiyle gerçekleşti. Sanat denilen olguyu yaratan kişiler ya da sanatçılar, kendi alanlarında yoğunlaştıkça farkında olmak veya olmaksızın kimi tarihi buluşların mucidi olmuşlardır. Bunlar öyle buluşlardır ki, ait olduğu alanda geniş etkiler bıraktığı gibi, başka alanları da önemli derecede etkilemişlerdir.

Sanat tarihinde devrim yaratan ve diğer alanları da etkileyen en büyük buluşların başında perspektifin icadı ve boya pigmentleri üzerinde başarılı sonuçların alınması gelir. Sözlük anlamıyla icat; buluş; mucit ise keşfeden, bulan demektir. Tabi olarak bir şeye icat veya buluş diyebilmemiz için onun, o güne kadar hiç bilinmeyen ve ancak çeşitli deneylerden sonra ilk defa ortaya çıkarılmış olması gerekir. Şimdi gelelim sanat tarihinin iki önemli icadına. İlk olarak perspektifin bulunuşu üzerinde duralım: Resim sanatında devrimsel bir sıçrama yaratan perspektif yöntemi, ilk olarak Rönesans’ın büyük mimarlarından olan Brunelleschi tarafından icad edildi. Bundan önce gerek Ortaçağ, gerek Roma ve Antik Yunan resimlerinde, üç boyutlu gösterme kaygıları görülse de, perspektif biliminin yarattığı derinlik illüzyonuna ulaşılamamıştır. Oysa perspektif 15. yy başlarında bulunduğunda, Ortaçağ resim anlayışı tuzla buz olmuştur. Çünkü bu yeni buluş, topyekün bir dönüşüm ve heyecan yaratmıştır. Ressamlar, perspektif yöntemiyle gerçeğe daha çok yaklaştıklarını varsayarak, doğayı ve nesneleri ona göre resmetmişlerdir. Perspektif denilen geometrik ve matematiksel buluşun, salt çizgisel anlamda derinlik imajını yarattığını anlamakta gecikmeyen dönemin sanatçıları, renklerde de derinlik imajını güçlendirmenin olanaklarını araştırdılar. Nitekim bu araştırmalar yağlı boyanın bulunuşuyla sonuçlandı. Konumuzun başında da belirttiğimiz gibi; toprak boyadan, plastik boyaya gelinceye kadar sanat tarihinde bu alanla ilgili birçok önemli gelişmeler yaşandı. Biz çok gerilere gitmeden, bir ressamın fırçasını ve boyasını kendisinin yaptığı dönemden itibaren ele alırsak yeterli olur sanırım.

Bir yüzeye figürlerini çizen ressam, onları aslına uygun renklere büründürmek için boya temin etmek zorundadır. Günümüzün sanatçıları bu anlamda geniş olanaklara sahiptirler. Neredeyse en ince nüanslarına kadar bütün renkleri, istedikleri zaman satış merkezlerinden temin edebiliyorlar. Oysa eski dönem sanatçıları için bu böyle değildi. Onlar boyalarını çeşitli ağaç, maden ve toprak türlerinden kendileri üretiyorlardı. Kök boya denilen bu boyalı maddeleri, iki sert cisim arasında ezerek pigment haline getiriyorlardı. Sonra bu pigmentleri, yapıştırıcı özelliği taşıyan sıvılarla karıştırarak, tuval yüzeyine sürülecek kıvama getiriyorlardı. Özellikle Ortaçağ sanatçıları, kökboyalardan yararlanma ve onları üretme konusunda ustalaşmışlardı. Bu boyalardan elde edilen pigmentleri, çiğ yumurtanın sıvısıyla karıştırarak ‘tempera’ denilen bir tekniği geliştirdiler, ancak boyanın erken kuruması ressamlar için bir dezavantaj oluşturuyordu.  Bundan dolayı bu tekniğin bulunuşuna  kadar ve sonrasında, kökboya konusunda sınırları zorlayan bir arayışın içinde olunmuştur. Tempera tekniğinin, perspektifin bulunuşuyla birlikte, resimde ulaşmak istedikleri düzey için uygun olmadığını gören sanatçılar, kökboya pigmentlerini karıştıracağı yeni sıvılar üzerinde kafa yordular. Çünkü, derinlik illüzyonunu çizgide yakalayan ressamlar, onu daha güçlendirmek için, uygun bir boya bulmak zorundaydılar. Bu öyle bir boya olmalıydı ki, hem geç kurumalı hem de bütün renk nüanslarının rahatça oluşturulacağı cinsten bir boya olmalıydı. Nitekim onların hayali olan bu yeni teknik yani yağlıboya tekniği, Rönesans’ın büyük sanatçılarından olan Jan Eyck tarafından icat edildi. Böylece 15. yy’da gerçekleşen iki büyük buluşla; resim sanatı ve dolayısıyla sanatın diğer alanlarında büyük sıçramalar yaşandı. Bugün hala, bu tarihsel buluşların sağladığı olanaklardan sıkça yararlanmaktayız.        

Sanatın ve sanatçının gelişimi için, pozitif tartışmaların her zaman gerekli olduğuna inanırım ve bu gibi tartışmalardan kaçınmam. Şimdiye kadar bütün yazılarımda, katıldığım toplantılarda, ikili tartışmalarımda sanatçının dürüst, samimi ve kendine güvenerek yaratması gerektiği konusunda görüş belirttim. Bu doğrultudaki tartışmalarımdan biri de; 16 Kasım 2004 tarihli Özgür Politika gazetesinde çıkan bir haber yazıyla ilgilidir. Gazetenin kültür sanat sayfasında ‘’Kök boyasıyla yeni bir resim türü’’ başlıklı yazının bir yerinde şöyle bir vurgu yapılıyor: ‘...kendi geliştirdiği kökboyası tekniğiyle, sanat alanında yeni bir boya tekniğine adını yazdırdı.’ Yazının diğer yerlerindeki çelişkiler bir tarafa, yukarıda aktardığım cümlenin içerdigi bilgi fukaralığı bile, tek başına bir tartışma konusudur. Kendisi hakkında söz konusu satırların yazılmasını sağlayan bu arkadaş, ya sanat tarihinden bihaberdir ya da medyatik bir rant peşindedir. Neyi geliştirdin?  Neyi buldun?  Sanat alanına adını nasıl yazdırdın? Bunu neye dayanarak söylüyorsun? gibi soruları soracak insanların çıkacağını hiç düşünmedin mi? Eminim ki yazıyı okuyanlar, bu soruları mutlaka soracaklar ve maalesef gazetelerin sanat sayfalarına mucitlik edalarını içeren yazılar göndermekle sanatçı olunmaz diyeceklerdir. Sanatın akademik boyutuyla ilgilenenlerin gözünden böyle şeyler hiç kaçmaz. Birileri kalkıp yüzlerce yıl önce keşfedilmiş kökboyasını, sanki kendisi yeni bulmuş gibi gösterirse, buna gülerler. Beton yığınına dönüşmüş ve doğadan hiçbir eser kalmamış bir metropolde, sen neyin kökünden, yeni olan neyi bulacaksın? Bahsettiğin boya çoktan bulunmuş, tüplerde veya pigment halinde, sanat malzemeleri dükkanlarında satılmaktadır. Bu kadar açık bir duruma rağmen, tekerleği yeniden icat eden mucit konumuna düşmenin bir nedeni var mıdır acaba, bunu bilmek isteyeceklerdir.

Bilim adamları, kökboyalar üzerinde en son deneylere varıncaya dek araştırmalar yaptıktan sonra yapay boyalar üretebildiler. Ama yeni kök boyası icat ettiğini söyleyen arkadaş, Mars gezegeninden yeni bir pigment getirtmişse ona bir diyecegimiz yok. ‘…yeni bir boya tekniğine adını yazdırdı’ iddiasına ne demeli? Yeni bir boya tekniği hem endüstriyel, hem sanatsal ve hem de bu çağda, çok önemli bir gelişme anlamını taşır. Yazılı hale getirilmiş yüzlerce yıllık sanat tarihinde, şimdiye kadar boya alanında iki büyük icat oldu: Bunlardan biri yağlı boya, diğeri ise akrilik boyadır. Kök boyaları, zaten binlerce yıldır biliniyor ve kullanılıyor. Şimdi yeni bir teknik dediğimiz şey ne olabilir? Farklı bir sıvı ile yapılan garip bir karışım mıdır  bu?  Eğer bildiğimiz türden ise, su ya da yağın katıldığı karışım dışında bir şey değildir. O halde sıvısı aynı, pigmenti aynı olan bir boya tekniğinin, yeni buluşla ne alakası vardır merak ediyorum. Umarım, bilmediğimiz bir boya çeşidini daha öğrenmiş oluruz ve bizim de bir Van Eyck’ımız olur diye seviniriz.

Kasım 2004

 

 
 

 

MELODİLERDE SAKLI OLAN. . . .

Bir müzik eleştirmeni kadar geniş bilgiye sahip değilim ancak sanata bulaşmış bir kişi olarak, müzikle ilgili kimi konularda tartışabilecek durumda olduğumu söyleyebilirim.

Müziğin birçok türü olduğu gibi, her halkın ve her ulusun da kendine özgü bir müziği vardır. Kürt toplumunda müzik, önemli bir misyonu üstlenerek bugüne kadar gelmiştir. Müziğimize, bir anlamda trajik tarihimizin nesilden nesile taşınagelen melodik ve sözsel bir anlatımıdır diyebiliriz. Binlerce yıllık geçmişi olan Kürt halkının, kendi coğrafyasında yaşadığı esaret, acı, sürgün, ölüm gibi trajik şeylerinin anlatımı; onun tarihsel derinliklerinden bugüne ulaşagelen melodilerinde saklıdır. Melodi ve stranlara bu tarihsel misyonu yükleyenler de dengbejlerimiz olmuştur. Bundan dolayı onları, trajik tarihimizin tek tanıkları olarak değerlendirmek durumundayız. Çünkü onlar, her şeyi yasaklanmış bir halkın acılarını, sevinçlerini, aşklarını, ihanetlerini stranlarla geleceğe taşıyarak, belgelemişlerdir. Daha düne kadar, köy köy dolaşıp dengbejlik geleneğini sürdüren bu değerli insanlarımız, artık tek tek yitip gitmekteler. Bu nedenle, onların mirasını kalıcı kılmak için, bilimsel bir çalışma yapmanın gerekli olduğuna inanıyorum. Henüz büyük bir çalışma olmasa bile, Kürt Kültür ve Sanat Akademisi’nce, bu alanda birtakım adımlar atılmaktadır. Arada bir ülkeden getirilen dengbejlerle programlar yapılmaktadır. Hatta bu vesile ile birkaç dengbejle tanışma fırsatı da buldum. Bunlardan biriçoğumuzun tanıdığı Xale Ahmet, diğeri de Serhatlı Ape Mehmet Reşit idi. İkisi de televizyon programına çıkmak için akademide hazırlıklarını yapıyorlardı. O sıralar, çeşitli işlerden dolayı ben de yirmi gün orada kalmıştım. Tabii ister istemez onların sohbetlerine kulak veriyordum. Yine bir akşam üstü, Xale Ahmed ile Ape Reşid’in ateşli bir tartışmasına şahit olmuştum. Konu, stranları kimin daha çok orijinaline yakın okuduğu idi. Burada dikkatimi çeken asıl nokta onların, ne kadar kendi kültürlerine bağlı olduklarıydı. Onlardaki heyecanı görünce, değerlerimizin son halkasını temsil eden dengbejlik geleneği, bir biçimiyle yaşatılmalıdır diye düşündüm. Bu anlamda, Cevad Merwani’nin yaptığı gayretli çalışmayı duyunca çok sevindim. Kendisinden aldığım bilgilere göre; 1984’den bu yana yaptığı çalışmalar sonucu, 1200 Kürt destanı, otantik ve folklorik parçaları bir araya getirmiş. Çoğu anonim olan bu parçaları, eğer olanaklar sağlanırsa, notasından geldiği kaynağa kadar bütün bilgileri içeren bir kitap şeklinde, Kürt müzik ve edebiyat dünyasına kazandırmayı düşünmektedir. Birçok insan, Cevat’ın müziğini beğenir ya da beğenmez. Bu ayrı bir konu ve ayrıca böyle olması da doğaldır. Ama benim yaklaşımım direkt bu yönlü değil. Bana göre önemli olan, yüzlerce yıllık geleneğin geleceğe taşınmasında harcanan emek, gösterilen sevgi ve kendi kültüründe ısrardır. Cevat’ı yaklaşık yedi yıldır tanıyorum ve onu ilk defa Med TV vasıtasıyla dinledim. Televizyonun kurulduğu ilk yıllardı ve birkaç saatlik yayın süresince, haberler dışında sadece müzik programları yayınlanıyordu. Bir gün tesadüfen Cevat ile Şemdin’i karşılıklı bir parça okurlarken dinlemiştim. O sıralar kırmanci fazla bilmediğim halde o parçadan etkilenmiştim. Daha sonra öğrendim ki, meğer orada anlatılan, aileler arası bir kız isteme ile ilgili imiş. Cevat ile Şemdin parçayı okurlarken, biraz da teatral mimikler katarak klamla hem bütünleşiyor, hem de o anı ve olayı yaşıyor gibiydiler sanki. Bence, müziğimizin orijinini koruyarak gelişmesi, biraz da bu özelliklerden kaynaklanmaktadır. Ve bunlar dengbejlerimizde mevcuttur. Önemli olan, müzikle uğraşan insanlarımızın, dengbejlik mirasından faydalanırlarken; o melodilerin, klamların, stranların otantik ve orijinini bozmamak için bir çabanın da sahibi olmalarıdır. Çünkü, tüm bunların tarihsel olarak birer anlamı vardır. Daha önce Özgür Politika’da yazdığım bir yazımda, Kürt müziğinde, modernite uğruna birçok deformasyonların ve kiçliğin ortaya çıktığını belirtmiş ve bunun sebebinin, müzik piyasasının yarattığı kaygılardan kaynaklandığını vurgulamıştım. Bugün, yine aynı düşünceye ek olarak diyorum ki; bu ve benzeri kaygılara kapılarak özden uzaklaşmanın sanatsal ve folklorik hiçbir ağırlığı olamaz ve ekonomik anlamda asgari bir çözüm olmaktan öteye gitmez. Böylesi durumlar müzik camiamızda sık yaşanmaktadır. Buna rağmen mütevazi bir duruşun sahibi olan sanatçılarımız da yok değildir. Bu anlamda, Maruf, Şemdin, Cevat ve daha birçok dengbej ve halk müziğimizi sürdüren insanlarımızı sıralamak mümkündür. Onlar, parçalarını notasız okusalar bile, halka mal olmuş melodileri, stranları, orijinalitelerini koruyarak geleceğe taşımalarından dolayı, başlı başına bir emek ve başarının sahibi olarak görülmeliler. Dolayısıyla Cevat’ın bu yönlü tutumunu taktire değer buluyorum. Umarım müzik piyasasının içine girdiği ne idiğü belirsiz kaostan etkilenmeden, realitesini korumayı sürdürür.

 2003

 

 
 

 

SESSİZ SANATIN DİLİ                 

Son günlerde hem ülkede, hem de Avrupa'daki Kürt sanat çevrelerinde önemli gelişmeler görülmektedir. Amed kültür ve sanat festivali ile start alan etkinlikler; Frankfurt ve Berlin Kürt Film Festivalleri derken, Wuppertal'da bulunan Baran Tiyatro ve Sinema okulu tarafından, 8 Haziran akşamı hazırlanan sanatsal etkinliklerle sürdü. Benim de resimlerimi sergileyerek katılmış olduğum Wuppertal'daki sanat gösterileri gecesi, alışılagelen diğer etkinliklerimizden oldukça farklıydı. Hem izleyici hem de sanatsal gösterim yönünden önemli bir gelişmenin işaretlerini taşıyordu. Gecede yer alan teatral gösteriler dışında; müzik, şiir dinletileri, kısa metrajlı sessiz film gösterimi ve bir de resim sergisi vardı.

Bir taraftan sergiyi dolaşan insanların sorularını yanıtlarken, bir taraftan da sahnenin bulunduğu salona girip gösterimleri izliyordum. Bu arada, üstat Yasin Boyraz'ın güzel ney ve kaval dinletisini dinlemeye değerdi.Yasin'den sonra sahne alan Baran Tiyatro ve Sinema Okulu'nun oyuncuları, etkileyici bir teatral dans gösterisi sundular. Herşeyi ile yoğun bir emeğin ürünü olduğunu belli eden bu gösteri, sessiz olanın da anlaşılabilirliğini ispatlıyordu. Oyuncular, dramatik müzik eşliğinde; titreşimlerde korkuyu, çırpınışlarda kurtulma çabasını, süzülmelerde hafiflik ve özgürlüğü, sessizlikte ürperti gibi tabiatsal ve insansal herşeyi, ustaca yaptıkları vücut devinimleriyle anlatmaya çalıştılar. Gösteri boyunca tüm bu olguları algılamaya çalışırken, kendi kendime dedim ki; bu tür şeyleri daha başarılı yapmak için emek, bilinç, yaratıcılık ve aşk gereklidir. Herşeye rağmen, gösteride böylesi bir meyil vardı diyebilirim. Oyuncuların bu deneysel çalışması, aslında görsel ve sahne sanatlarının en zor olanıdır. Yine bu sessiz gösteriyi izlerken, ilk insanları ve onların, henüz bir sözcüğü bile kullanamadıkları dönemlerde, çeşitli işaret ve vücut hareketleriyle birbirlerini nasıl anlayabildiklerini düşündüm.Bence  günümüzün en üst teknolojik gelişmeleri içindeki insanın, sessiz tiyatro ve sinema yapması, kendi ilk oluşumundaki özüne bir öykünmesidir ve bunu da bir sanat arayışı olarak sürdürmektedir denebilir. Ancak bizim durumumuz bu sanat arayışlarının da ötesindedir.  Belki de, dünyada dili yasaklanan tek halk olan Kürtler'in, en çok kullanması ve geliştirmesi gereken dil, bu vücut dilidir. Ve egemenler belki de, korkularından dolayı sessizliği de yasaklama yoluna giderler. Onlar bunu yapadursun, biz sessiz sanatın dilini konuşmaya devam edelim:

Tüm bu düşünceler kafamda sıralanırken, etkinlik programında yeralan kısa metrajlı, sessiz bir film sahnenin duvarına yansıdı. Film, Baran Sinema biriminin hazırladığı ilk deneysel çalışma olması açısından önem taşıyordu. Bir yıllık geçmişi olan okulun çalışan ve oyuncuları; ürünlerini sergiledikleri bu gecede, hem yorgun hem de heyecanlıydılar. Özellikle, bu film onlar için yeni ve ilk deneme sayılırdı. Filmde altı karakter ve bir at rolleri paylaşmıştı. At zaten konuşamazdı; insanlar ise, sessiz film yapmak uğruna konuşmuyorlardı. Film, savaş yıllarının kahredici trajik realitesini sessiz görüntülerle perdeye taşıyordu. Ve oyuncular, bu realiteyi ortaya koymak için oldukça çaba harcamış görünüyorlar. Askerleri oynayanlardan, genç olanı, nedenini bilmediği savaşta; dehşeti, korkuyu ve nevrotik bunalımı yaşayan insan tiplemesini ustaca yansıtıyordu. Yaşlı asker (komutan) rolündeki oyuncu ise; babacan ve sempatik görünüm altında oldukça sinsi tavırlarla avına yaklaşan bir kişiyi mimik ve hareket ustalığıyla canlandırıyordu. Yurtsever aile rolünü oynayanlardan baba rolündeki oyuncu; çok ciddi, savaş ortamından etkilenmiş ve her an için, askerin gölgesini üstünde hisseden; ama her şeye karşın, fedakarlık yapmaktan kaçınmayan bir karakter çiziyordu. Tüm insancıl şeylerine rağmen, savaş onun soğuk, şüpheci ve katı olmasına neden olmuştur. Ailedeki gerilimli ortamda kadın, gerginliğini çok hissettirmemek istese de; bir yandan da küçük çocuğundan dolayı, korkularını rutin hale getirmiş birinin portresini çiziyordu. Gerilla rolündeki oyuncu ise, yaralı halde, tereddütlü biçimde; bu aileye sığınır ancak, orada yakalanır. O, kendine yapılanı bir ihanet sayıp; direkt evin erkeğini suçlarken, bir anlamda onu içinden çıkılmaz bir trajediye sürüklüyordu. Filmin en çarpıcı noktası da buydu ve gerçek hayatımızdaki trajedi yine aynı noktadan devam ediyor. Bu trajedi sessiz sanatın diliyle konuşulmaya devam ettikçe, anadilimizi yasaklayanların sessizligi nasıl yasaklayacaklarını merak ediyorum.

  Haziran 2002

 

 
 

 

            BİR KAREYDİ HER ŞEYİ ANLATAN. . .

İnsan bir şeyler yazmaya çalışınca, ya yazıya başlık arar ya da başlığa yazıyı uydurmaya çalışır. Başlıklar, çoğu zaman anlatılmak istenen şeylerin ilk işaretlerini verirler. Bugünlerde Avrupa sinemalarında gösterime giren Kürt filmi ’’Fotograf“ı ’’Bir kareydi her şeyi anlatan” başlığı altında yorumlayışım, bu türden yazılara örnek olabilir.

Yıllar önce İzmir’de Güzel Sanatlar Akedemisi’nde okurken; ‘’sanat eserleri çözümleme’’ diye bir ders görürdük. Derslerden birinde, 17. yy Hollanda ressamlarından, Peter Brugel’e ait bir tabloyu çözümlerken Profesör, ’Bu tablonun her karesinde bir senaryo gizlidir’ demişti. Bence yaşam, bu deyimin içeriğiyle benzeşmektedir. O, bir kareler zinciri ve tıpkı bir makaraya sarılmış film şeridi gibidir. Makara çevrilince hareket; durdurulunca, sadece bir donuk fotoğraf karesi perdeye yansımış olur. Bu kare aslında devinim olgusunun bir anıdır ve orada hayata dair yaşanmış ve yaşanmakta olanın izleri vardır. Bizler, bazen binlerce sözcükle anlatılamayan olguları, bir fotoğraf veya bir film karesinden anlayabiliyorsak; bunu, yetenekli ve yaratıcı insanlara borçluyuz. ‘Fotoğraf’ filmi de böyle bir çabanın ürünü olsa gerek.

Söz konusu filmi başından sonuna kadar izledim. Final bölümüne kadar her filmde olabilecek şeylere yer verilmiş. Malum, son 25 yıl boyunca Kürdistan’da yaşanan kirli savaş ve etkileri işlenmeye çalışılmış. TC’nin koyduğu yasaklar gözönüne alındığında, birçok şeyin açıkça işlenemediğini biliyoruz, ancak ben bu yasakların, film yapımcılarını zekice bir sanatçı yaratıcılığına yönelttiğine inanıyorum. Öyle bir yaratıcılıktır ki bu; yasakçı beyinlerin anlayamadığı türden, tıpkı Picasso’nun Guernica’sında olduğu gibi. Yani egemenlere sanat diliyle şamar atan bir yaratıcılıktır.

Bir sinema veya sanatsal anlamda çekilmiş bir filme bakıldığında, onu tam çözümlemek için, birçok yönüyle ele almak gereklidir, oyuncuların oyun gücü, çekim teknikleri, sosyal, siyasal ve psikolojik temalar gibi. ’Fotoğraf’ filmini çözümlerken belki de büyük oyun gücü gerektirmeyen birçok sosyal ve psikolojik ögelerin öne çıktığı görülür ve bunlar o kadar çarpıcı etki yapmazlar. Bence en çarpıcı kare final bölümündedir. Burada çocukların, oyun oynar halde iken, aniden bir fotoğraf karesi gibi hareketsiz kılınmaları ve sadece gözü bağlı çocuğun, halen diğer çocukları yakalamak için hareket etmesidir. Belki de filme harcanan binlerce karedeki amaç, çocukların yer aldığı söz konusu kareye gelmekti ve bunun bir nedeni vardı: Onlar, yaşamı öğrenmenin daha çok başlarında iken; dünyalarını karartmak isteyenlerden bihaberdiler ve hayatlarında ilk defa gördükleri vahşet fotoğrafları karşısında irkiliyor, korkuyor, kanları donuyordu. Ve belki o fotoğrafları görmeyen gözü bağlı çocuk, onların en şanslısıydı. Hangi tarafın çocukları oldukları önemli değil, gözönünde yaşanan ve yaşatılan bir realite ve trajedidir. Ve onlar, şimdi bu acı gerçeğin tam içindedirler. İrkilmeleri, korkmaları, nefret etmeleri, ölmeleri bundandır. Bu trajik yaşam içinde, yabancılaşıyorlardı annelerine, babalarına, amcalarına, abilerine.

Çünkü, kirli savaşın tek suçluları onlardı ve çocuklarına, kesilmiş başlarla çektikleri fotoğrafları hediye ediyorlardı. Yukarıdaki tüm bu anlatımları, sadece bir film karesinden yola çıkararak sizlere sundum. Çok yalın bir görsel anlatımla bu kadar geniş içerikli mesaj verilmesi, ancak üstün bir yaratıcılık işidir diyorum. Hiç kolayına kaçmadan böylesi zor, ama heyecan verici sanat ürünleri ortaya çıkarmak, Kürt sinemasının şimdiden iddialı olmanın ilk adımlarını atması demektir. Bundan dolayı ‘Fotoğraf’ filminin yönetmen ve oyuncularını kutlar, sanatsal anlamda büyük başarılar dilerim.

Haziran 2002

 

 
 

 

TİYATROYA BEŞ KALA

 

Wuppertal'da yapılan 3. Kürt Tiyatro Festivali’nden edindiğim izlenimleri, ‘Tiyatroya beş kala’ başlığı altında vermeyi, Kürtler’in yasadığı süreç açısından uygun buldum. Son zamanlarda sık sık dile getirilen Kürtler arası birlik tartışmalarının sonuçları, en çok sanat ve kültür etkinliklerinde vücut bulmaktadır. Festivalin atmosferine bu yansıyordu.

Festivale 11 tiyatro grubu başvurmuştu, ancak çeşitli nedenlerden dolayı üç grup katılım sağlayamadığından, geriye kalan 8 grupla etkinlikler devam etti. Gelemeyen grupların, Kuzey Kürdistan'dan olması; festivalin Güney Kürdistan ağırlıklı bir nitelik kazanmasına neden oldu. Elbette bu, olumsuzluk yaratan bir durum değil ancak, sayısal anlamda dengeli olsaydı, daha kolay kıyaslama olanağımız doğardı. Herşeye rağmen biz, sanatsal kriterleri kıstas alıp; bu festivalde kim sanatın neresindedir diyerek, katılım sağlayan grupların ve sahneledikleri oyunların üzerinde durmaya çalışalım:

Teatre Baran (K. Kürdistan)

Teatra Baran’ın sunmuş olduğu dört kısa gösteride, tiyatro sanatının kriterlerine göre bakılacak olursa; artı ve eksiler bir arada seyreder durumdaydı. Buna rağmen, grubun büyük beğeni toplamayı hakeden gösterileri de oldu. Teatra Baran'ın kurucularından Zerdeşt Peri'nin eseri olan 'Kartal Dansı', Kürt tiyatrosunun gelişiminde, yeni anlayışlara zemin hazırlamaya aday, cesurca bir girişimdir. Bu dansı izlerken, insan, kendi primitif ya da ilk varoluş döneminden beri kullandığı vücut dilini,  bugün, sanatsal bir aksiyon olarak sahneye taşıyor diye düşündüm. Vücut dilini kullanarak istenilen şeyleri anlatmak ya da hissettirmek, hem ustalık gerektirir, hem de ustalaştırır. İnancım odur ki, Zerdeşt Peri, bu güzel gösterisini bütün teknik eksiklikleri giderilmiş olarak, daha profesyonel bir halde izleyicinin karşısına çıkarır. Teatra Baran'ın diğer sözsüz kısa oyunu ise, trajikomik bir türdendi. Komedi dalında oldukça deneyimi olan Şirin'in öne çıktığı bu gösterinin adı "Kor"dur. Üç körü canlandıran oyun seyredilmeye değer bir niteliktedir.

Teatra Şar (G. Kürdistan)

Teatra Şar’ın sahnelediği ‘Bade Sabah’ adlı oyunun rejisi, Şirvan Rehim'e ait. Oyun, kadın ve erkek olmak üzere iki kişinin dialoğu ile geçer. Birkaç geniş, uzun merdiven basamağı ve sütunları andıran, iki dikey elemanla oluşturulan sahne, antik bir tapınak girişine benzer. Kimi zaman değişen ışık efektleri arasında, Sorani diyalekti ile yapılan dialoglar, antik filozofların şiirsel anlatımlarını çağrıştırır. Oyuncuların, oyun gücü ile bütünleşen ruhani ve dingin atmosfer; izleyiciyi, fani olan insan yaşamında; fizik ötesi inanç boyutuna götürür ve sahne, sanki nesnel dünyanın dışında imiş gibi algılanır. Ulaşılmaz bir aşkın mistik çemberinde ve uzunca yakılmış ateş şeridi önünde tamamlanan oyun; sanki ateş tanrısına duyulan bir aşkın öyküsüdür.

Teatra Huneriy Taranye (G. Kürdistan)

Teatra Huneriy Taranye grubunca sahnelenen oyunda; bir delinin yaşantısından yola çıkılarak toplumun trajedisi anlatılır. Sahne, çadır bezinden oluşturulan bir daire ve onun içine konan bir merdivenden ibarettir. Oyuncu, tüm öyküyü bu daire içinde tamamlar. Bazen çadır bezine sarılarak, kendinden emin bir bilge gibi izleyiciye hitap ederken; bazen bir biçare ve bazen de korku tanrılarından ürken bir tapınıcı oluverir. Günümüz insanına ait bir özellik olarak görülen duygu ve davranış kargaşası, bu oyunda çok iyi işlenmektedir: Modern dünyanın bir illeti olan yabancılaşma ve yalnızlaşmanın; insanı delilik, şizofrenik ve benzeri psikolojik olgularla karşı karşıya getirdiğini; oyunun baş teması olarak algılamak mümkündür. Oyun boyunca, akrobatik nitelikteki hareketlerle sahneye hakim olan oyuncu; tek kişilik tiyatro bazında takdire değer bir ustalık örneği sergiler

Teatra Hevi (K. Kürdistan)

Oldukça genç oyunculardan oluşan bu tiyatro grubu, gelecekte daha güçlü oyunlar çıkarmaya aday bir portrenin sahibi olabilir. Festivalde sergiledikleri oyun, bir sorgu odasında geçen olayları canlandırıyor. Oyun, karanlık bir mekanın ortasına konan bir sandalyede, gözü bağlı şekilde oturan bir tutukluyla, iyi bir başlangıç yapar. Ürpertici sessizliği sorgucu rolünde içeri giren kişi bozar ve oyun boyunca, gittikçe monotonlaşan bir dialog ortaya çıkar. Oysa, izleyiciyi sıkan bu dialogu kırmak için, daha farklı teatral şeyler yapılabilirdi. Bu nedenle oyun, klasik sol ve direkt anlatımlı, slogancı çerçevede bırakılmıştır

Teatra Revend (G. Kürdistan)

Teatra Ravend’in sahnelediği oyun, festivalin en iddialı oyunuydu denebilir. İki kişi ile oynanan oyun, Kürdistan’da, neredeyse günlük yaşamın bir parçası olan savaşı, katliamları ve acıları anlatır. Tüm bunlar direkt ve kolaycı anlatımdan uzak; daha çok sanatsal kaygılar güdülerek anlatılmaktadır. Oyuncular, gerek sahneyi dolduran figüratif devinimleriyle, gerekse korkuyu, dehşeti, sevinci ve acıyı hissettiren usta mimikleriyle, izleyiciyi oldukça etkileyen bir oyun sergilemelerinin yanısıra, sadece kullandıkları bir çadırla sanki Kürdistan'ı sahneye taşımışlardı.Buradan, sanatın özü; ‘az şey kullanarak, çok şey anlatmaktır’ anlamını çıkarmamız mümkündür. 

Teatra Komeley Huneriy Cıwakani Kurd (G. Kürdistan)

Grup, klasik sahne anlayışının dışında hareket ederek tiyatro ile beyaz perdeyi uzlaştıran veya birleştirmeye çalışan bir deneme oyun sergiledi denebilir. Tiyatro adına çok alışık olunmayan bu eğilimin, Kürt tiyatrosunda da ortaya çıkması sevindiricidir. "Wêrane" adını taşıyan oyun; gerçek ile hayal, şimdi ile geçmiş gibi kavramların yumağında; insanın trajik çırpınış ve arayışını sergiler. Kimi yerde kaba ve zorlama anlatımlara gidilse de, deneysel bir çalışma olarak, tiyatromuz için gelecek vaadeden cesur bir adım sayılabilir.

Umarız ki, genel anlamda Kürt tiyatrosu, kendini tartışma ve eleştiri zeminine çekerek daha cesur adımlar atar. Geriye kalan, bu tartışmanın nasıl yürütüleceği ve gelişmeye nasıl hizmet edeceği sorunudur. Bunun çözümü ise; bu tür etkinlikleri, Kürtlerin yaşadığı bütün sahalara yaymak ve daha iyi organize etmekle mümkündür.

Kasım 2002

 

 
 

 

HAMBURG’DA ’’ZAGROS TÜRKÜSܒ’

Almanya’nın bir büyük şehri olan Hamburg’da; bir sinema salonundayım ve de Zagros`dayım. Evet, Zagros`dayım ve binlerce yılın özeti olan acı bir türkü dinliyorum.

Yıllar önceydi, sanırım seksenli yılların başlarıydı. İzmir’in bir sinemasında, ‘Narayama Türküsü’ adında bir Japon filmi izlemiştim. Aradan uzun zaman geçmesine rağmen, halen o filmin etkisini unutamadım ve geçenlerde bir Kürt filmini izleyince, yeniden hatırlar gibi oldum. Benzer bir etki olmasındandır ki; yıllar sonra, ülkemi ve insanımı anlatan bir filme, yani Bahman Ghobadi’nin ‘Sarhoş Atlar Zamanı’ adlı filmine ‘Zagros Türküsü’ adını verdim. Umarım beni anlayışla karşılar.

Sanat yapıtları genellikle etkileyicilik oranında ilgi görürler. ‘Sarhoş Atlar Zamanı’ bu açıdan oldukça başarılı görünüyor. İzlenimime göre filmde; sosyal, tarihsel, psikolojik anlamda verilen mesajın dışında; yönetmenin birçok yöndeki estetik kaygılarını görmek de mümkün olmaktadır. Kürdistan’ın görkemli coğrafyasının, film karelerinde, büyüleyici birer tablo gibi karşımıza çıkması buna en iyi örnektir. Bazı anlar olur ki, bir görüntü, çokça söylenen sözlerden daha etkili olur. Chaplin’in yapıtlarında olduğu gibi.

Ghobadi’nin filmi, salt konu itibarı ile izleyicinin karşısına çıkmıyor; aynı zamanda, sıradan ticari filimlere alternatif olan sanatsal bir yapıt özelliğini de taşımaktadır. Kimi yapımcılar için Kürtleri işleyen filmlerin yapılması, ticari açıdan öncelikli olabilir, ancak önemli olan Kürtlerin dramını, trajedisini, doğa ile olan ilişkisini estetik ölçütlerde, sanatsal dille anlatabilmektir. Ghobadi’nin filminde bu yönlü çarpıcı vurgular sıkça görülür. Filme konu olan öykü Zagroslar bölgesinde geçer. İlk insanlık tarihine şahitlik yapmış olan Zagroslar; bugün kendi çocuklarıyla bütünleşmeye devam ediyor. Şiir kadar güzel ama acımasız olan doğaya, tanrısal bir aşkla bağlanmak, özünde bir yaşamın gelenekselleşmiş biçimidir. Ghobadi’nin filmi, böylesi bir yaşam biçimi sürdüren Kürtlerin doğa ile olan geleneksel ilişkilerini öne çıkarmaktadır.  Ki bu insanlar için orada bir tarihsellikle birlikte acılar, katliamlar, kahramanlıklar, aşklar, ayrılıklar gibi insanı etkileyen olgular saklıdır. Filmi izleyen bir yabancının aklına belki ‘insanlar bu zorlu doğa parçasında yaşamak zorunda mıdırlar’? diye bir soru gelebilir ama, o coğrafyadan olanın aklına asla. Özünde, işlenen realitenin kendisidir ve rol yapılmasına gerek bırakılmayacak kadar çıplak bir realitedir bu. Yönetmenin ustalığı, bu coğrafyadaki yaşamın içinden birisi olarak; realiteyle özdeşleşip onu sinemaya aktarmasıdır. Ayrıca onun, kendi sanatsal kaygılarını gerçekleştirmesinde; doğa ile insan sanki birbirine yardımcı olmuş gibidir. Ve burada acı çeken insan ile acımasız koşulları olan dağlar arasında, her şeye rağmen bin yıllardır süregelen bir aşk vardır. Buna bir nevi romantizm de denebilir. Film bu boyutu oldukça başarılı işlemiş görünüyor. Diğer ve en önemlisi ise, toplumsal trajidimizi yansıtan boyutudur. Filmin sonunda çocuk, çıktığı zorlu umut yolculuğunda, sınır denilen yere gelir ve başaramadığı birçok şey olmasına rağmen, umudunu yitirmeden bir geriye, bir sınır ötesine bakar ve sonra sınırı geçer. Oysa sınırın ötesinde, ülkesini parçalayanların kurşunları ve mayınları vardır. Ama olsun, ‘sınırın ötesi de  berisi de benim ülkemdir’ der gibi bir mesaj verir sanki. Bundan dolayı, parçalanmışlığı tanımayan kahramanlığı yapmak zorundaydı. Filmin başından sonuna kadar geçen bütün olaylarda, buna benzer güçlü vurguların olması, yönetmenin amacına ulaştığının göstergesidir.

Elbette, Kürt halkının inkarına imza atmış bir dünyada, kendimize dair ne yetenek ve erdemlerimiz varsa ortaya koymamız önemlidir, ayrıca önemli olan bir şey daha var o da, kendimizi her alanda kabul ettirecek düzeyi yakalamaktır. Bu doğrultudan bakılınca, Ghobadi, İran’ın resmi zemininde kabul gören ilk Kürt filmini yaparak önemli bir adım atmıştır.

Sonuç olarak, Kürt sineması, ‘Sarhoş Atlar Zamanı‘ gibi yapıtlar üreterek bizi görmek ve tanımak istemeyenleri, sarhoş etme düzeyini mutlaka yakalayacaktır. Bu bağlamda, Bahman Ghobadi’yi başarılarından dolayı kutluyorum.

Kasım 2001

 

 
 

 

BİR SARI BAHARDIR HÜZNÜN PORTRESİ

İnsanın ruhi şekillenmesinde doğal olgu ve olayların büyük payları olduğuna inanırım. Ta eski çağlardan beri insan-doğa ilişkilerini temel alan inanç biçimlerinin yanında, yine çeşitli doğa olaylarıyla özdeşleşmeye kadar varan yaşam biçimleri süregelmiştir. İnsanı hatta canlı, cansız herşeyi etkileyen bu doğa olgularının başında mevsimler gelmektedir. Öyle ki, insanlar kimi zaman kendi yaşam süreçlerinde yaşadıkları acıları, mutlulukları, aşkları mevsimlere benzeterek açıklarlar. Beni  en çok etkileyen mevsim ise sonbahardır ve  bu duyguyu  hep anlamaya ve çözmeye çalışmışımdır.

Modern insan, kendi  yaşam süresince mutluluk, hüzün, uyum, çelişki, acı, yalnızlık, keder gibi hayata dair ne varsa, hepsini yaşar ve sürekli değişken bir ruhsal şekillenmeyle karşı karşıya olur. Dolayısıyla, onun arayışları da bunlarla birlikte ortaya çıkar.  Arayış sürecinde, bir boyutta kopuşu yaşayan insan; yine kendi doğası gereği bir başka boyutta ilişkilenmeyi sürdürür. Burada fiziki kopuştan çok ruhsal kopuştan sözediyorum. Yani insan fiziki olarak bir ortamda bulunur ama ruhsal olarak başka bir boyutu yaşayabilir. Bazı durumlarda insanlar birbirlerine sorarlar: ‘’Yahu senin kafan nerede?’’ diye. Aslında bu, böylesi bir ruh halinin ifadesidir ve hüzün olarak da tanımlanabilir. Günlük yaşamın içinde bir parça da olsa hüzün duyan insan, bence yalnızlaşmayı, yabancılaşmayı sorgulayan insandır. Bu duyguları doğanın bazı olguları karşısında daha yoğun yaşadığımız anlar da olabiliyor.

Daha çocuk denecek yaşta iken bile bu duyguları hissederdim. Her yıl köy ormanının sarıdan kızıla varıncaya dek, renk nüanslarına büründüğü sonbaharı, özlemle beklerdim. Sararan her yaprakta, yaşlanan her ağaçta; yitip giden bir şeylerin olduğunu hissederek geçmiş olana özlem duyardım. Sarının tonlarında, doğadaki bitki örtüsünün yaşlanma sürecini nasıl görüyorsam, yine, o sarının tonlarına bürünmüş paslı bir tarihi eserde, geşmişe yolculuk yapabilirim. Bu nedenle geçmişi,   resimlerime konu yapıyor ve konuya denk düşen sarı, turuncu ve kızıla çalan tonlar kullanıyorum. Hatta kaldığım odanın hakim renkleri de aynı tonlardadır. Beton yığınlarına bürünmüş bir Avrupa metropolünde, beni etkileyen renklerle yaşıyor olmam, söz konusu duyguların ifadesi olsa gerek.

Sürgündeki 10. yılımı yaşadığım Hamburg şehrinde, sonbaharı ilk defa en güzel hissederek yaşıyorum. Yağmursuz günlerin tadını çıkaran ağaçlar, özgürce sarının tonlarına bürünüyorken; bir taraftan da yerleri, sokakları süslemek için yaprak yağdırma yarışına giriyorlar sanki. Bu aralar işe gider gelirken, hep ağaçların oluşturduğu sarı tünellerden geçmeyi tercih ediyorum. Ne garip bir duygudur ki, ben sarının nüanslarına bürünmüş tünellerden geçerken çocukluğumu, geçmişi, tarihin gerilerini düşünüyorum. Ve acaba şu anda kaç kişi benim gibi aynı duygulara kapılmıştır diye merak ediyorum. Kimi zaman dünyanın bu koca şehrinde kendimi yanlız hissettiğim de olur, ama  bazı anlar olur ki, somut dünyanın umut verici fertlerini aramaya koyulurum, hala böylesi insanlar var mıdır? diye. Bu sıralar, geçtiğim yolun bir sokağında bulunan katolik kilisesinden bir yaşlı insanla, tanışmadığımız halde bazen selamlaşırız. Tabii sorun tanışıp tanışmamak da değildir. Önemli olan, bir şeyleri vesile yaparak asıl konuyu anlatabilmektir. Burada bu insan bir vesiledir. Kilisenin önünden her geçişimde onu mutlaka bir şeylerle uğraşırken görürüm. Bugünlerde daha çok yaprakları toparlamakla meşgul oluyor. Gayet normal bir eylem, bahçesi olan herkes sonbaharda bunu yapar diyebilirsiniz. Ancak bu insanın eyleminde hissettiğim şey; onun kendini o sararmış yapraklarla özdeşleştirmiş olmasıdır. Onu, diğer yaprak temizleyen insanlarla kıyaslayınca, hislerimin doğruluğuna daha çok inanıyorum. Bu yaşlı insan, sararmış o yaprakları toplarken, onların sararıp yere düşme süreciyle, kendi yaşlanma sürecini benzeştiriyor ve kendi geçmişine yolculuk yapıyor. Onun, o anki ruh halini mimiklerden okumak çok zor değil. Kimi zaman, kimi insana yaşlanmayı, ölümü hatırlatan şeyler itici gelir ama aynı şeyler, kimi insanı da fizik ötesi bir yolculuğa çıkarır. Bu, bir anlamıyla insanı doğaya taparcasına bağlı kılan ve onu tanrılaştıran türden bir romantizmdir. İnsanı bu duygulara iten asıl neden, doğallığın yitirilmesinden duyulan korku olsa gerek. Bence doğal reflekslerini henüz yitirmemiş bir insanın ancak böylesi korkuları olur. Keşke günümüz insanları topyekün bu korkuları yaşasalar diyorum.

Hüznün derinliklerinde yüzen bir ruh hali, modern toplumların yaratmış olduğu insan tipine yabancıdır. Makinalaşmış insan hüzün duymaz, çünkü, hüzün bir duygudur. Hüzün kötü bir gidişata karşı çıkma eyleminin bir biçimidir, bir arayıştır. Yitip gideni yeniden getirmenin hayalidir. Doğadan kopan insan, ona ve kendine yabancılaşan insandır. Yabancılaşan insan, yabancılaşan toplumu yaratır. Bu nedenledir ki kimi insanlar, aşık olurcasına kendini doğaya bağlı kılarlar.

Her sararan yaprakta, duygular deryasına dalandır doğanın aşığı, ve o aşıktır şiir yazan, o aşıktır tınılarda nota arayan ve o aşıktır resim yapan. Bu garip duygulardır insanı doğaya bağlı kılan, tıpkı benim sonbahara bağlanışım gibi. Garip duyguların deposu olan bu mevsimde, doğanın tablo yaparcasına kendini sarı tonlara büründürerek yaşlandığını ifade etmesi, insana hem hüzün, hem coşku, hem de korkuyu yaşatabiliyor. Her yıl sararıp düşen yaprakların sayısı bilinmese de, her yılın bir sonbaharının olduğu mutlaktır. Onun için ’’sarı bahar’’ deyimini bu mevsime uygun buldum. Gönül ister ki, sarı baharlar hep hüzün portreleri olmaya devam etsin. Hüzünlerimi bu yıl Munzur Vadisi’ne adıyorum. Munzur hep sarıbaharları görsün diye. Eylül 2005

 

 
 

 

SONSUZA ÖRÜLMÜŞ ZAMANLAR

İnsan bilincinin takıldığı kozmik mekanın bir yerinden; lacivert sonsuza serpilmiş yıldızlara her baktığımda, bilincimin sınırlarını zorlayan ürpertici boşluğun sırrının ne olduğuna merak salarım. Bilinç, tarih ve daha nice kavramlar sıralanırken zihnimde; sonsuza örülmüş zamanların bir serüveni midir yaşanılan ve yaşanmakta olan bu tarih diye düşünürüm.

Ve zamanı ilk tanımlayanlar kimlerdi? Hangi çağın insanlarıydı? sorularına cevap ararken, geçiverir aklımdan: İnsan önce karanlık ve aydınlık dilimlere, gece ve gündüz adını koydu. Her iki dilime birden, gün dedi. Yedi güne hafta, otuz güne ay, on iki aya yıl, yüz yıla asır dedi. Tanımladığı bu zaman dilimlerine savaşlarını, acılarını, felaketlerini ve yaşamını etkileyen herşeyi yaydı. Onları, not ederek tarih denilen takvimi yarattı. Bizler bugün takvimin henüz devrilmemiş yaprağındaki tarihi yaşıyoruz.

Yaşanmış olanı, koparılmış yapraklarda ararken, bir bir geriye doğru yolculuğa çıkarım.

Yaratılan sunni zamanın bir anında, duvara asılı bir saattir gözüme ilişen. Ona her bakışta, zamanın yeniden felsefesini yapar durur, eski toplumların güneş saatinden, kum saatinden, bilmem hangi zaman ölçerinden başlayarak, sembollerin içinde bilincimi yoklarım. Kah İnka-Maya ülkesine, kah Firavunlar Mısırına, kah Mezopotamya Sümerine, Babiline giderim. Şamaş’ın elindeki işarete takılır gözüm. İştar’ın penceresinden bakarken sonsuzun içindeki ışığa, Sümer’in üç göklü evren tasarımına yorarım kafayı. Ve Zigguratın tepesinden samanyoluna savrulur bedenim. Orada da zaman, tarih ve onlara adını koyan bilincin sahipleri var mıdır, diye merak ederim. Ama tek bildiğim, ‘sonsuz’un bir ad olduğudur. Bu ‘sonsuz’un bir yerinde, biz dünya sakinleri penceremizden ona bakarken, yaşam serüvenimizi ördük kendi zamanlarımıza. Soyumuzun evrimsel dönüşümüne adlar koyduk. Bir tarihimiz olsun diye bildiklerimizi yazdık, bilmediklerimizi tarih öncesi devirlere teslim ettik ve bilincimizdeki zaman, bizimle var olarak geldi bugüne. Oysa  o bildiğimiz ‘zaman’ hiç olmayacaktı. O, sadece yaşanmış olana dair olandı ve yitip gidenin, geride bıraktığı harabe, heykel, yazı ve sembollerde saklıdır izleri. Ardından gelenler bunlara anlamlar vererek tarihi yaptılar.

Sonra ‘sonsuz’un bir yerinde, zamanın bir diliminde biz dünya sakinleri, sonsuza serpilmiş yıldızlara konmak için makinalar yaptık. Günün birinde yaptığımız makinalarla savurduk sonsuz boşluğa keşifçi bilim insanlarımızı. Onlar, bizim ördüğümüz zamanın dışında, sonsuzun içinde yüzerken o an, zamansızlık ile  bilincimize kazılmış yeryüzü zamanının farkını keşfettiler ve gördüler ki; orada yaşlanmak, zaman ve mekan bilinenin dışındadır.

Ama belki bu bilinmez ‘sonsuz’ daha nice zamanlarla örülür kimbilir.

 Ocak 2006

 

 
 

 

ÜTOPİK ÖZGÜRLÜKLER

İster kişiler, ister guruplar veya toplumlar olsun, hepsinin de kendilerine özgü ütopyalarının olduğuna inanıyorum. Tarihte kimi ütopyaların gerçeğe dönüştüğü, kiminin de gerçekleşmediği anlar ya da dönemler olmuştur. Bu anlamda aklıma ilk gelen, Thomas More‘nin ‘‘Ütopya’’ adlı fantastik romanı olur. Orada, bir ada ve ada halkının kendine göre oluşturduğu bir düzen anlatılır...

Bana göre ütopik düşüncenin ilk nüvesi, bireyin eylemiyle gerçekeşir. Birey, yaşadığı toplumun ilerisine denk düşen, mevcut sisteme alternatif olan yaşam biçimini tasarlar ya da ütopyasını kurar ve sonra onu gerçekleştirmek için çalışır. Bu çalışma, gittikçe topluma mal olmaya başlar ve toplumsal devrimlere yol açacak düzeye varabilir. Ütopyasını kurduğumuz o kadar çok şey vardır ki saymakla bitmez. Ütopyalar kişiden kişiye, toplumdan topluma göre değişir. Çocukluk hayalleriyle başlayıp, büyüklerde ütopya olarak devam eden bu olguyu biraz açmaya çalışalım: Çocuk, bütün özgür davranma istemlerine karşın; ilk baskı veya yasak çemberiyle, doğup büyüdüğü ailesi ve çevresinde karşılaşır. Onun yapması ya da yapmaması gereken şeyler, büyüklerin vereceği kararla direkt ilintilidir. Buna rağmen çocuk, o istemlerine göre yaşamanın hayalini kurmaya devam eder. Ama onların karşılanmaması, var olan istemleri gerçekleşmemiş hayaller olarak bırakır. Bunun sonucunda,  kimi zaman acılara neden olan çelişkiler ortaya çıkar ve bu çelişkiler çocukla birlikte büyüyerek önce kişiler, sonra aile ve sonra toplumu etkileyecek seviyeye gelirler.

İnsanlık tarihinin toplumsal yaşam bölümüne baktığımızda devrimlerden, karşı devrimlerden, savaşlardan, katliamlardan vs. bahsedilir. Tüm bu olguların yaşanmasında, kişilerin veya toplumların zihninde oluşan ütopyaların, gerçeğe dönüşme veya dönüşmemesinin büyük bir payı vardır. Tarih boyunca toplumlara yarar getiren ütopyaların yanında, büyük acılar yaşatan ütopyalar da olmuştur. Yüzyılımızın en korkunç trajediler yaşatan ütopyası, Hitler’in üstün ırk sistemine sahip olan bir toplum oluşturma ütopyasıdır. Bu çılgın düşünce, milyonlarca insanın ölümünü ve büyük acıları beraberinde getirmiştir.

Günümüzde hala üstün ırk iddiası bazı toplumların belleğinde saklıdır. İnsanlığa yararı olan en büyük ütopya ise Sosyalizm düşüncesi olmuştur. Ancak sosyalizmde de yapılan bir takım hatalardan dolayı yine insanlar acılar çekmiş ve özgürlük arayışlarına girmişlerdir. İnsanın yaşamında pek uğurlu sayılmayan  güçlü olanın üstünlüğü, aileden topluma varıncaya kadar kronikleşmiş bir yaşam sistemine ve ezme düşüncesine dönüşmüştür. Özgürlüklerin yok olmasındaki en büyük etkenlerin kaynağı sanırım buraya dayanmaktadır. Böyle olunca da; ne bireyler,  ne gruplar, ne de toplumlar özgür olamıyor. İşte özgürlük ütopyaları böylesi toplumsal sistemlerin bağrında, önce bireylerin kafasında oluşur ve sonra yaygınlaşarak toplumsal hale gelir.

Bütün devrimci çıkışların kaynağında ütopik bir alt yapının olduğunu söylemek bir yanılgı olmaz sanırım. Eğitimde bağnaz olunursa, özgür eğitim isteyen öğrenciler çıkar karşınıza. Oyun oynamasına izin verilmeyen çocuk küser, kızar ve hırçınlaşır. Irkçılık yaparsanız, sizden olmayan ulusun fertleri, ulusal özgürlük arayışına girerler. Yani kısacası yasakladığınız veya sıkmaya çalıştığınız her toplumsal ve yaşamsal dinamiğin altında mutlaka sizin gibi düşünmeyen başka dinamiklerle karşı karşıya gelirsiniz. Tanrının varlığına inanan birine, istediğiniz kadar ateist yasaları uygulayınız, o kişi, kendini tanrının varlığı ile özgür hissediyorsa bu düşünceyi her zaman zihninde yaşatacaktır. Başka bir ulustan olduğunu hisseden birine istediğiniz kadar ırkçı yasalar uygulayıp şu değilsin, busun deseniz de o kişi, kendi ulusunun geleneklerini zihninde devam ettirir ve size karşı her zaman kendi ulusal özgürlüğünün ütopyalarını gerçekleştirmek için mücadele eder. Bu mücadele uzun da sürebilir, kısa da sürebilir. Her ne durumda olursa olsun, istem ile realite arasındaki ilişkiyi düşünmek bir gereklilik, hatta zorunluluktur.

Yazının başında Thomas More’nin kitabından bahsetmiştim. Burada anlatılan adadaki insanlar, belki insanın en güzel hayallerinin yaşama geçtiği bir dünya oluşturmuşlardır. Ne ırkçılık, ne cins, ne de fakir-zengin ayrımı var. Yani bugünün başbelası olan kötü toplumsal olguların hiçbiri onların yaşamında yoktur. Çocukların hayalleri kozmoza sığmayacak kadar büyük ve bir o kadar da geniş özgürlüklerin olduğu bir insani yaşam modelidir bu.

Bizler de, bizden önceki kuşaklar da bir bütün olarak, çocukluktan gençliğe geçerken, özgürlüklerin bol olduğu bir toplumun hayallerini kuran ve ona göre mücadele eden bir toplumsal dinamik içinden geçtik ve geçiyoruz. Her defasında hayallerimiz gerçeğe dönüşüyor derken; daha da uzaklara savrulduk özgürlüklerden. Ve o büyük ütopya olan sosyalizm kirlendi, onun adına büyük hatalar yapıldı. Gün oldu, bir zamanların bütün özgürlük söylemcileri daraldılar, ırkçı oldular, sosyalizmi nasyonal sosyalizme çevirdiler, herkesi kendi ırkından saydılar. Muhalif olanları dışladılar, vatan haini ilan ettiler. Bu topraklarda kardeşçe birlikte yaşamanın hayalini kurmayı bile yasakladılar. Ve biz, hayellerimiz yenik düştükçe, yerine yenilerini koyduk ve koyduk ki; eksik olmasın umutlarımız.

 2005

 

 
 

 

KÜRT SANATÇISI OLMAK

Özgür Politika gazetesinde, sayın Yaşar Kaya'nın 29 Nisan tarihli ‘Küçük Erdoğan’ (Mustafa Erdoğan) başlıklı yazısını okuduktan sonra; Kürt sanatçısına ilişkin bir yazı yazma gereğini duydum. Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı her tür ahlaksız ve adaletsiz tutumların geliştirildiği bugünlerde, ortaya çıkıp ben Kürdüm, Kürt sanatçısıyım demenin tam zamanıyken, görülüyor ki birçok Kürt kökenli ünlü ‘sanatçı’ değil, onurlu Kürt olmak, halkının cellatlarına hizmet etmekte kusur işlemiyorlar. Ne yazık ki, yüzyıllardır Kürt realitesi böyle süregelmiştir. Burada uzun uzun tarihten bahsetmeye gerek görmüyorum ancak, önemle vurgulanması gereken şudur: Tarih boyunca egemenler, Kürt halkının üzerinde yapmak istedikleri asimilasyonu; yine onun evlatları eliyle gerçekleştirmiş ve halen de geliştirmektedirler. Mustafa Erdoğan da bu kervana katılanlardan biri olmaya adaydır. Erdoğan, son yıllarda yeteneklerini kullanarak ortaya çıkardığı 'Sultan of the Dance' (Sultanların Dansı) adlı dans grubuyla ünlendi. Burada verilen emek ve ortaya çıkarılan sanatsal çalışmaya diyeceğimiz yoktur. Ancak bizi üzen; başta Kürt halkı olmak üzere, Anadolu ve Mezopotamya’nın birçok halklarına karşı yapılan saygısızlıktır. Çünkü, Türk kültürünün temsili olarak lanse edilen bu dans topluluğu, değişik halkların folklorik ögelerinden bir sentez yaparak ortaya çıkmıştır. Buna rağmen, uluslararası boyutta tanıtım yaparkan, salt Türk kültüründen bahsetmek bir inkardır ve saygısızlıktır. Türk devletinin bunu bir Kürde yaptırması ve sayın Yaşar Kaya'nın da belirttiği gibi, Kürtlere karşı geliştirilen savaşta rant edinen emekli general ve çetelerin içinde yer aldığı kurumların, bu dans grubunu finanse etmeleri boşuna değildir. Egemenler, Kürt kökenli türkücü ve yetenekli sanatçılardan yararlanma konusunda oldukça başarılı olmuşlardır. Bilinmelidir ki; egemenlerin sistemi, ne küçük Erdoğan'ın ne de küçük Emrah'ın kaşına, gözüne hayran değil. O, sadece onların kusursuz hizmetlerine hayrandır. Bunlardan biri dana gibi böğürmeyi müzik belleyerek kitleleri yozlaştırırken, diğeri de bütün üstün yeteneklerini en vahşi, en ahlaksız ve en ırkçı olan bu sistemin hizmetine sunmaktadır. Bu durumda devlet, bir taşla iki kuş vurmaktadır: Bir tarafta, arabeskçi derbederler takımını yaygınlaştırıp, kitleleri kaderci yaparken; bir taraftan da kaliteli sanatsal çıkışlarla, dışarıya karşı uygar, modern devlet görünümü vermeye çalışmaktadır.

Bir kelime Kürtçe ağızlarına almayan Kürt kökenli ‘türkücü sanatçılar’ acaba, kulu oldukları devletin resmi ve benzeri kutlama ya da kokteyllerinde dinleniyorlar mı? Hiç sanmıyorum. Egemenler, her zaman en güzel şeyleri yaşadıkları gibi, en güzel müzik dinlemesini de bilirler. Onlar, sanatçı, müzisyen geçinip de Mozart'ı tanımayan birini dinleyecek kadar ne cahil, ne de aptaldırlar. Farzedelim ki bunlar sanatçı olarak itibar görüyorlar. Peki bir halkın kültürüne, diline ve her türlü geleneğine en zalim ve akla gelmeyecek yöntemlerle saldıran bir devletin yanında yer alarak; kendi halkının düştüğü bu trajik duruma seyirci kalan kişi sanatçı olabilir mi? Egemen ulus sanatçıları için de aynı şey geçerlidir. Gerçek sanatçıyım, insanım diyen hiç kimse buna seyirci kalamaz. Tam da ben Kürdüm, Kürt sanatçısıyım, Kürt politikacısıyım, Kürt çobanıyım, Kürt aydınıyım, Kürt dostuyum vs. demenin zamanı gelmişken, bunu haykırmaktan korkuyorsanız; sanatçılığınız, insanlığınız, Kürtlüğünüz, dostluğunuz nerede kalır? Önemli olan, özgürlük mücadelemizin ‘terörist eylem’ olarak nitelendirildiği bu dönemde ses çıkarmaktır. Ahmet Kaya boşuna üstüne basa basa ‘ben Kürdüm, ben halkımın santçısıyım’ demedi. Bunun bir anlamı vardı ve o da: Onurlu bir sanatçının yapması gereken bir başkaldırıydı. Kürt lider Abdullah Öcalan, bu anlamlı çıkışı yapan Ahmet Kaya'yı, ‘Çağdaş Pir Sultan’ olarak tanımlamış ve daha fazla Pir Sultan'ların çıkması gerektiğine işaret etmişti. Bu bağlamda, Kürt sanatçısı olmanın, devrimin sanatçısı olmanın kriter ve seçenekleri bellidir. Seçeneklerden biri, Kürt özgürlükçülerinin ve dostlarının yanında yer almak; diğeri ise, zulüm sisteminin yaptıklarına göz yummaktır.  Dolayısıyla, Kürt halkının bu en zor günlerinde, gerçek sanatçı ve aydınların tavır koymaları  çok önemli ve önemli olduğu kadar da gereklidir.

Bu arada sevgili Sezen Aksu'yu, cesaretinden ve Amed Newrozu'ndaki yüzbinlerle olan sıcak buluşmasından dolayı kutluyorum. Sezen acaba biliyor mu? O güzel sesiyle seslendirdiği şiirin sahibi sn. Kemal Burkay, Newroz'daki milyonların haykırışlarını duydu mu? Fazla yoruma gerek var mıdır bilmem ama, bu halk kendisine sırt çevirenlere bile, bir kedi değil, bin kedi verecek kadar cömerttir. Bunları polemik maksadıyla değil, sadece, yaşadığımız realitenin bir özeti olarak söyleme gereği duydum. Öyleyse, ulusumuza ve halkımıza hiçbir faydası olmayan bu uğursuz gidişata dur demek gerekiyor. Bunun muhatabı, devrimin kurum ve yürütücüleridir. Türk devleti, nasıl Kürt kökenli ’’‘sanatçı ve türkücüleri’’ kendi menfaati doğrultusunda kullanıyorsa; biz de onları, böylesi bir sisteme hizmet etmekten vazgeçirmenin yollarını bulmak ve onlara, kendi halkına ters düştüklerini kavratmak zorundayız. Bunu başarmak ve onları, devrime hizmet eder hale getirmek kendi elimizdedir. Çünkü, Kürt devriminin geldiği bugünkü seviye ile birlikte, birçok alanda gelişme sağlamanın olanakları da ortaya çıkmıştır. Devrimin idealleri doğrultusunda bir sanat ve kültür olgusunu yaratmak istiyorsak, öncelikle kendi sanatçımıza değer vermek ve devrim saflarında yer alan yığınlarca sanatçı ve sanatçı adaylarını, projeler ve yapıtlar üretmeye teşvik etmek zorundayız. Bu anlamda, Kürt sanatçıları, devrimin sanatçıları olmanın onuruyla ve çabasıyla ; Kürt devriminin gerçek sanatını mutlaka yaratacaklardır. Buna inanıyorum...

 Mayıs  2002

 

 
 

 

KÜRT KÜLTÜRÜ MÜZELERDE AMA NASIL?

Kuzey Almanya'nın en büyük Tarih, Kültür ve Sanat müzesi olan "Altoner Museum", 16 Haziran'da, ikincisini düzenlediği kültür festivalinde; Kürt müzik ve halk danslarına da geniş yer verdi. Hamburg'daki Kürdistan ve Türkiye Halkevi, iki yıldan beri sürdürülen kültür ve sanat çalışmaları sonucunda dışa açılımın önemli bir adımını bu yıl atmış bulunmaktadır. Aynı müzenin geçen yıl düzenlediği ilk festivale, yine dernek olarak bir halk dansları grubu gönderilmiş, daha sonra Festival yetkilileri gönderdikleri mektupta bizi hem kutlamış, hem de ikinci festivale davet etmişlerdi. Bunun üzerine dernek bir değişiklik yaparak bir koro, bir müzik grubu ve bir de halk dansları grubuyla festivale katıldı. Müzenin en güzel konser salonunda yapılan gösteriler beğeni toplamasına rağmen, cephemizde var olan birtakım eksiklik ve yetmezlikler üzerinde durmanın gerekli olduğuna inanıyorum: Bilindiği gibi, bütün gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlarda müzeler, kültürün ve sanatın en iyi temsil edildiği mekanlardır. Bu gibi yerlerde gösterime giren her etkinlik ve eser, değer bulur ve insanları etkiler. Bu bağlamda, Hamburg gibi büyük bir şehirin en büyük müzesinde Kürtler'in kendi kültürünü tanıtması, elbette bizi onurlandırıyor ve gösterilerimizin, kaliteli izleyici kesimince izlenmesi de bir o kadar sevindiricidir. Ancak, işin bir diğer yönü daha  var, o da: "içi beni yakar, dışı da seni" deyimini akla getiriyor. Bizimkilerin (sanat yapıyoruz diyenlerin) durumu gerçekten anlaşılır gibi değil. İnanç, sevgi ve azmin yanısıra, bütün erdemlere sahip olduklarını da söyleyebilir durumdadırlar. Ama herşeyin söylemekle bitmediğini bir bilselerdi; belki şikayet ve eleştirilere gerek kalmazdı. Dolayısıyla tüm eksiklik ve yetmezliklerimizi açıkça konuşmanın zamanıdır. Etkinliklerin olduğu gün, Müzede diğer halkların kültür gruplarının organize ve gösterimleri, bana bizim grupların ne kadar eksik olduklarını daha çok hissettirdi. Onların gösterilerini izlerken, bizimkilere: Şu insanlara bir bakın! Kültürleri tanındığı ve kaybolma tehlikesi olmadığı halde, sanki o kültürlerini yeni tanıtıyorlarmış gibi, büyük bir çaba göstermekteler, ya siz… diyesim geldi.

Bizde ise; en çok kendimizi ispatlamaya ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde ve bu yabancı ellerde, tam bir sistemsizlik, umursamazlık ve bencillik almış başını gitmektedir. Kültürümüzü tanıtmanın en uygun zeminlerini teşkil eden festival ve müzelerde hangi sanatçı, hangi ülkenin kültür grupları kendilerini göstermek istemez ki? Hem de koşa koşa gelirler. Ama gel gelelim bizimkilere (Sanatçıyım diyenlere); neredeyse, türkü söyleyenin ağzına mikrofon, oynayanın eline mendil verilmesi için bir beklenti ve hazırcılık durumunu sürdürmektedirler. Bunun nedenini tam anlamak olanaklı değil. Şimdi büyük bir projenin ve yaratımın sahibi olunsa; her ne durum olursa olsun, yine de desteklenmelidir denir. Oysa, tüm bu beklentilere, ortaya bir şey çıkarmadan giriliyor. Bu durumda olan arkadaşlarımıza, bir şey söylemek istiyorum: Lütfen, kimse kimseyi kandırmaya kalkışmasın, böyle bir şey sanat alanında mümkün değil, neredeyse olanaksızdır, çünkü; sanatçıyı sanatçı yapan, onun yaratımı ve ürünüdür. Düğünlerden düğünlere endeksli birkaç parçayla müzik sanatı yapılacaksa buyursun yapsınlar, belki de dünyada ilk mucid olurlar. Bence, böyle bir şey mümkün olmadığına göre; artık sanatta kalite adına bir ayrıma gitmemiz gerekir: Yani her kaset dolduran kendini müzik sanatçısı, her çizgi atan ressam, her oyun oynayan kendini tiyatrocu sanırsa, burada ayrıştırma zorunlu hale gelir. Gönül ister ki, insanlarımız gerçekten kaliteli sanat ürünleri ortaya çıkarabilsinler.

            Bu anlamda, profesyonel bir ruhla Hamburg'daki festivale çıkılsaydı, sanırım daha etkileyici olabilirdik. Ama bizim gruplardaki arkadaşlar bütün hazırlıklarını son güne, hatta son dakikalara bırakarak, yine deyim yerindeyse; tarlasına giden köylü mantığıyla bir metropolün kültür festivaline katıldılar. Sahneye geç çıkmaktan tutalım, kendilerini tanıtmaya ve izleyiciyi selamlamaya kadar olan bütün her şeyde, gerçekten o salona ve o seyirciye layik olmayan bir amatörlük örneği sergilediler

Haziran  2002

 

 
 

 

POSTMODERN BAYKAM ASENA’NIN İZİNDE Mİ ?

Doğrusu, şu kendilerine ­‘’Türk soluyuz’’ diyen bazı kesimlerin, içine düştükleri sefaleti anlamak pek zor olmadı benim için. Seksen yılda bir adım bile ileri gidemeyen bir olgudan şüphe duymamak, normal bir durum değildir zaten. Bırakalım ileri gitmeyi, bugünlerde bir de ırkçılığın, şovenizmin batağına batmış bir Türk solculuğu ile karşı karşıyayız. Böylesi sol mentaliteye, herhalde Türkiye’den başka yerde rastlanmaz. Çok yazık, söylemlerine aldanıp yıllarca bu anlayışa sahip olanların arkasından binlerce insanımız yürüdü, hapislere tıkıldı ve bedeller ödedi. Kürt, Türk, Laz, Çerkez herkes gerçek ve dürüst ideallere inanarak yıllarca bu kervanla yürüdü. Ne zaman ki başta Kürtler olmak üzere, diğer halklar kendi kültür ve kimliklerine sahip çıktılar, o anda, sosyalizmden, antiırkçılıktan, antişovenlikten dem vuran bu solcu kardeşlerimiz ürküverdiler birden. İnsanları ayrımcılıkla, milliyetçilikle suçlamaya başladılar. Bugün hala kendilerine solcuyum deyip de, en ırkçı kesimlerle saf tutan, caddeleri aşındıranlara ne demeli, bilemiyorum. Son zamanlarda bu kervana katılan katılana. İyi de oldu; hiç olmazsa maskelerin altındaki gerçek suratları göreceğiz. Bunlara bir de sanatçıyım diyenleri katarsanız ne olur bu ülkenin hali ?

Asıl gelmek istediğim konu, bir sanatçı olarak Bedri Baykam’ın izlediği anlayışı eleştirmektir. Kanal 7’de Nazlı Ilıcak’ın programına katılan ressam Bedri Baykam’ın söylemlerini dinleyince, bir meslekdaşı olarak ona, birkaç şey söyleme gereği duydum. Aslında Baykam’ın tavrına pek şaşırmadım ama yine de sanata bulaşmış, Batı’da eğitim görmüş birisi olarak, örümcek kafalı kafatasçılara fazla prim vermez diye düşünüyordum. Ilıcak’ın programını tamamen izleyemedim ancak cumhuriyet ve Atatürk ilkelerini tartıştıkları anlaşılıyordu. Tartışmada, Taha Akyol ve Oral Çalışlar, liberal demokrat bir eğilimde mantıklı şeyler söylediler. AB müzakere sürecinde, hükümetin kimi adımlarının desteklenmesi, AB’ye girmenin Türkiye’ye faydaları ve Kürt sorununa değinmeleri gibi. Tartışmaya katılanlardan, ATO Başkanı denilen sefilin ırkçılığı ise midemi bulandırdı. Sayın Baykam’ın bu sefille aynı telden çalması, sanatın da, solculuğunda kirletilmesinden başka bir şey olamaz. Baykam’ın, seksen yıldır ağızlarda sakız olan Laiklik ve Atatürk ilkelerini kendi ilericiliğine kılıf yapması doğrusu çok komik. Komik olduğu kadar da düşündürücüdür. Sayın Baykam ve aynı telden çalanlara sormak lazım; seksen yıllık olan chp (hem de Atatürk’ün partisi) nin faşizan ve ırkcı çizgisine hizmet ederken, nasıl ilerici ve nasıl anti faşist olabiliyorsunuz?

Meşhur altı ilke dediğiniz şeyleri oklara çevirip bu halka, Türklerin dışındaki uluslara saplayan chp değil midir? Savunduğunuz ilkelere gelelim: Devrimcilik adına, ulu önderinizin yaptığı şapka reformunun gururuyla, devrimci olduğunuzu sanıyorsunuz. Buna maymunlar bile güler. Bunun solculukla, devrimcilikle ne alakası var. Hadi seksen yıl öncesi için buna ileri bir adımdır diyelim, ama günümüzde hala bununla övünüyorsanız elbette buna gülünür. Yahu elin şapkasına, şalvarına, eteğine, türbanına niye kafayı takmışşınız. Bu devrimcilik mi oluyor. O zaman biri sizin uzun saçlarınızı kesmek isterse; ona da devrimci diyebilecek misiniz ? Ben böyle devrimciliği, böyle solculuğu size bırakıyorum hayrını görün.

Laiklik diyorsunuz, bu kelimeyi o kadar ağzınıza dolamışsınız ki; bu maskeniz de olmazsa kim bilir ne olur haliniz. Sakın yanlış anlaşılmasın! Ben dinci falan değilim. Ancak bağlı olduğunuz zihniyetin laiklik anlayışından kuşku duyuyorum. Bu katı zihniyetiniz en katı dincilikten daha tehlikelidir.

Halkçılıktan dem vuruyorsunuz; siz hangi halktan ve halkçılıkdan bahsediyorsunuz? Bağlı olduğunuz zihniyetin tek söylemi Türk halkıdır. Türkler’in dışında da halkların, kültürlerin bu topraklarda eskiden beri var olduklarını hiç düşündünüz mü? Hiç sanmam, Çünkü, o zihniyete göre herkes Türk’tür. Bunun tersini düşünenlerin başına seksen yılda nelerin geldiğini, siz de iyi biliyorsunuz. O meşhur ilkelerinizi ya da oklarınızın hepsini saymaya gerek görmüyorum. Hepsi birbirinden bin beter hale getirilmiş, adı güzel ama içinde ırkçılıktan başka bir şey olmayan bu altı ilkenizin neresini savunalım, lütfen söyler misiniz? Bu halinizle Deniz’den, Mahir’den bahsetmeniz insanı üzüyor. Bugün kimi sağ liberal kesimlerin Deniz Gezmiş’in anısına daha saygılı olduklarını görebiliyorum. Siz bir kere Kızıl Elmacılar’la aynı kulvarda olmakla, başta sanat olmak üzere birçok hümanist değere ve o devrimcilerin anısına aykırı hareket ediyorsunuz. ‘Ben Atatürkcü’yüm, Kemalist’im, Kemalist solcuyum’ söylemlerinin yolunun ırkçılıktan geçtiği ortadadır. Her tarafa heykelleri dikilerek putlaştırılan bir liderin bütün icraatlarını göklere çıkarıp yanlış, doğru demeden kabul etmek ile, fanatik bir totem tapınıcılığı ve dincilik arasında ne fark vardır söyler misiniz? Bence, siz ne zaman solcu, devrimci veya demokrat olursunuz biliyor musunuz sn. Baykam. Ne zaman ki, benim önderim kurtuluş savaşını başta Kürtler olmak üzere, bilcümle Anadolu halklarıyla birlikte kazandı,  ama sonra onların haklarını gaspetti ya da inkar etti, derseniz. Sizden fazla bir şey istemiyoruz. Liderimiz bazı hatalar yaptı deseniz de olur. Bunu yapacağınız yerde kalkıp, ırkçı ve katliamcı bir sistemin başrol oyuncusu bir partinin o meşhur altı ilkesini, seçim propagandası edasıyla bize ısıtıp sunuyorsunuz. O ilkelerin içini adına laik biçimde doldurmak istiyorsanız, yıllardır bunların sayesinde mağdur olan insanlara kulak verin ve her şeyden önce de biraz vicdanınıza kulak verin lütfen. Yok eğer bu kokuşmuş faşizan ve ırkçı ilkeleri savunmanız için başka nedenleriniz varsa,  ki vardır ve bende bıraktığınız intibadan dolayı, ilk aklıma gelen şeyi söyleyeyim: Siz bu sisteme vefa borcunuzu ödüyorsunuz ve beni üzen, sizin bir sanatçı olarak bunu yapıyor olmanızdır.

1980’li yılların sonları ya da 1990’lı yılların başlarıydı; anımsadığım kadarıyla siz yurtdışında eğitiminizi tamamlayıp döndügünüz zamanlardı. O aralar Türkiye’de sanat camiasına gökten iner gibi girdiniz. Tabii bunun da bir nedeni olmalıydı. O dönemlerde Batı’da sanat eğitimi görüp ülkeye dönenlere aşırı rağbet vardı. Hele bir de bu kişi sizin gibi bir devlet büyüğünün oğlu ise; rağbetin derecesi ölçülemez. Duyduğum kadarıyla tarihin birinde, bir devlet büyüğü tarafından harika çocuk statüsüne alınmış ve sonra yurtdışı eğitimine gönderilmişsiniz. Vefa borcunuzu ödemeniz için bundan daha iyi bir neden olabilir mi? Tüm bu vasıflarınızın, sanat adına yaptıklarınızı etkilememesi mümkün mü? Sanat camiasında öyle birden sivrilmeniz tamamıyla kendi başarınız değildir, siz bir nevi ödüllendiriliyordunuz sn. Baykam.

Siz modernizm, postmodernizm kapsamında resim yaparken, yazı yazarken, aynı şeyleri yığınlarca başka sanatçılar da yapıyordu. Her nedense onlar sizin olduğunuz seviyeye getirilmedi. Sizin kolayca zirveye tırmanışınızı ben İzmir’de Sanat Akademisi öğrencisi iken izledim. Bu tırmanışı ta o dönemler kendi aramızda ve kimi zaman da hocalarımızla tartışırdık. Kısacası, bu camiada olup bitenleri az çok biz de biliyoruz. Sanat tarihi hep sistemin yanında olanlar ve olmayanlarla doludur sn. Baykam. Bunun bir örneği de sizsiniz. Benim bildiğim harika çocuklar hep harika şeyler yapar ve yapmalı. Özellikle bu toprakların ve bu insanlarımızın harika şeylere ihtiyacı vardır ve olacaktır. Ama siz kalkmışsınız beyinleri örümcek tutmuş kafatascılarla aynı kulvarda koşuyorsunuz. Umarım Asena’yı ilk yakalayan siz olursunuz !

Tanrı harika çocuklara akıl versin !..

Kasım  2005

 

 
 

 

GÖRSEL TASARIMLARI DOĞRU   ÇÖZÜMLEME VE ANLAMA ÖZÜRLÜLÜĞÜ ÜZERİNE

Bu yazımı yazdığım şu dakikalarda, buruk bir ruh hali içerisindeyim. Bunun sebeplerini tek tek sıralamayı elbette gerekli görmüyorum. Sadece hepimizi ilgilendiren bir takım konulardan dolayı bu burukluğu yaşıyor olduğumu söyleyebilirim. Bilindiği gibi Kürtleri bir halk, bir ulus olarak yakından ilgilendiren tarihi bir süreçten geçiyoruz. Türkiye’nin AB’ye alınmasıyla ilgili müzakerelerin başlamasına ilişkin kararın verileceği, 17 Aralık tarihi yaklaştıkça, siyasal tartışmaların boyutu da gerginleşmektedir. Bu arada Kürtlerin siyasi camiasında da çeşitli manzaralar ortaya çıkmaktadır. Buraya kadar yazının başlığıyla pek alaka kurmadığınızı tahmin edebiliyor  ve hemen asıl konumuza gelmek istiyorum.

Her Kürt ferdi gibi ben de, mevcut sürecin lehimize işlemesi için elimden geleni, hiçbir zaman dar ideolojik kalıplara girmeden, bir Kürt sanatçısı olarak yapmaya çalışıyorum. Ama kimi olaylar ve yaklaşımlar vardır ki, insanda, tahammül sınırlarını zorlar. Benim tahammülümü zorlayan en son şey ise: AB’nin, TC ile müzakerelere başlama kararı verme süreciyle ilgili yaptığım afişe, bazı çevre ve kişilerin getirdikleri düzeysiz eleştirilerdir. Neden düzeysiz dediğimi hemen açıklıyayım: Her şeyden önce bir insan, bir görsel tasarımı salt tematik anlamda ele alamaz ve almamalı. Önce onun rengine, biçimine, kompozisyonuna vs. bakar sonra bir bütün olarak değerlendirir ve değerlendirmeli. Bu kural bütün sanatsal üretimleri çözümlemede geçerli ve zorunludur.

Söz konusu afişi eleştiren bizim bu akıl fukarası entel ve siyasilerimiz, keşke afişin tematik vurgularını doğru ve bilimsel yapabilselerdi. Bunu kabul ederdim, ama ne yazık ki, ceviz kabuğunu doldurmayan bir iki sataşma cümlesiyle eleştiri yaptıklarını sanıyorlar. İşte ‘Nasname’ denilen küfür sayfasında yer alan sözde eleştiri ve sahiplerini bile tatmin etmeye yetmeyen samimiyetsiz cümleler: ’’TC Bayrağı, bu ninadır daha tırninası var’’ başlıklı kısa yazıda, ...’Avrupa’daki dernekler de afişlerine Türk bayrağı işleyerek, işin vizual tarafını yaptılar’… Bir başka sayın ‘’eleştirmen’’imiz de ’’Osmancıların ve Apocuların dikkatine’’ başlıklı yazısında, ’’...Bütün söylemler yetmiyormuş gibi şimdi de Türk bayrağı ile süslenmiş afişler’’, diyerek kurtlarını döküvermiş. Burada, ne bu yazıların sahibi kişiler, ne de diğer çevreler, yazımı, siyasi bir polemik olarak algılamasınlar. Bu benim işim değil, ancak, siyasal bir takım şeylere de uzak değilimdir. Bunu yaparken vicdan, ahlak ve dürüstlüğe önem veririm. Sözkonusu ‘eleştiri’ yazılarında, bağlı olunması gereken vasıfları bulmadığım için, o yazıların sahiplerine bazı hatırlatmalar yapma gereği duydum.

Bu insanların bir harekete ve onun liderine saldırmak için gerekçe avına çıkmaları, anlamsız ve tabansız gerekçelere sığınarak, siyasal hayatlarını sürdürmelerini dürüst bulmuyorum. Eleştiri konusu olan afişteki sembolü, işlenen temadan kopararak kendi siyasal kuruntuları doğrultusunda yorumlamaları, siyasi bir ahlaksızlıktır. ‘Türk bayrağının Kürt afişinde ne işi var?’ diye bir gerekçenin arkasına sığınarak, yurtsever bir Kürt hareketine saldırmanın, hangi ahlak ölçülerine  uygun olduğuna siz karar veriniz.

Keşke sözkonusu yazıları, diğer uluslardan insanların da okuyup anlama olanağı olsaydı, eminim ki  onlar, ey be adam! sen her ‘F’ ile başlayan sözcügü ’’Faşizm’’ olarak mı algılıyorsun? Bağnazlaşmış, küçülmüş beynini zorlayıp, baktığın şeyi daha iyi anlamaya çalışsan olmaz mı? diye söylenirlerdi. Şimdi bu çerçevede düşünmeyen bir insanın, art niyetli olmadığını kim bana ispat edebilir? ‘’Eleştiri’’ dedikleri bu yazılarında, Kürt halkına yarar sağlayacak ne siyasal, ne de kültürel bir perspektif göremiyorum. Yıllardır milyonları harekete geçiren bir hareketi, bir eylem kampanyası dolaysıyla hazırladığı afişlerinde, Türk bayrağını kullandı diye, ha işte bir açığını daha yakaladım diyerek, ona sataşmak bir eleştiri değildir. Nitekim eleştiri sandığınız o sataşma yazılarında, ne kadar trajikomik bir duruma düştüğünüzü gösteriyorsunuz. Türk devletinin antihümaniter mentalitesi ve uygulamalarından en çok rahatsız olanlardan biri olarak, yaptığım afişe o devletin bayrağını koymam, o devleti ve uygulamalarını onayladığım anlamına mı gelir? Demokratlar, Sosyalistler ya da bir bütün olarak sol parti ve kuruluşlar, afişlerinde, Nazi veya benzeri ideolojilerin sembollerini, karşı propaganda için kullandıklarında, faşist mi oluyorlar? Bu soruların cevabını bir düşünmeniz gerekir.

Afişler bütün devirlerde ve kesimlerde önemli propaganda araçları olmuşlardır. Sembol ve yazı vasıtasıyla direkt anlatımı içerdikleri için, sanat dünyasında slogansı üretimler olarak değerlendirilirler ve bundan dolayı, anlaşılmaları çok güç olmayan görsel tasarım grubuna girerler. Şimdi yaptığım afişin, bu derecede açık ve anlaşılır olması, anlatılmak istenen konunun da bilinmesine rağmen, bir takım kuruntulara alet edilmesinin siyasetle, yurtseverlikle ne alakası vardır? Bunun çirkin, cahil ve ilkel bir ruh halinden başka bir tanımı olamaz. Kırmızı renge saldıran boğa misali, bu muhteremler de gördükleri her kırmızıya saldırmayı en büyük yurtseverlik sanıyorlar.

En az onlar kadar bir yurtsever olarak ben de, şunu yapmalarını öneriyorum: Lütfen biraz objektif olun, biraz vijdanlı ve biraz da dürüst olun. Anlamını çözemediğiniz bir afişi bahane ederek, yurtsever bir harekete saldırmanız ne yurtseverliğe, ne de siyasi ahlaka sığar. Kaldı ki saldırı gerekçesi olan afişi tasarlayan benim. Saldırdığınız hareket bana böyle yap, şöyle yap demedi. Sanatçının özgür üretme ilkesine saygılı davrandı. Ancak, sizin art niyetli bu yaklaşımınızın, sağlıklı bir Kürt siyasal ve kültürel camiasının oluşmasına hizmet etmeyeceği kesin. Bunu bir afişe basit yaklaşımınızda görebilmek mümkündür. Bir renk cümbüşüne dönüşen afişte, Kürt renklerini, Avrupa bayrağını, afişin zeminini dolduran ve ellerinde Kürt sembollerini taşıyan kitleyi görmüyorsunuz da, neden kullanıldığını gözardı ettiğiniz Türk bayrağını koz olarak kullanıyorsunuz? Afişin teması bellidir; AB, Türkiye ve Kürtler. Şimdi bu üçlüyü sembolize eden şeyleri kullanmadan nasıl afiş yapılır? Gelin gösterin ki, biz de öğrenelim. Aksi halde, ya art niyetli olursunuz ya da anlama ve algılma özürlü. Son olarak size bir şey daha öneriyorum: Sanat eserlerini çözümleme üzerine yığınlarca kitaplar var, lütfen onları okuyunuz. Eminim ki, o zaman biraz daha vijdanlı ve biraz daha dürüst olmayı öğrenirsiniz.

Aralık 2004

 

 
 

 

SURET VE İSLAM

Demokratik toplumların en önemli özelliklerinden biri de kendi bireylerine karşı dil, din, ırk ve görüş ayrımı yapmadan eşit düzeyde tolerans göstermeleridir. Bireyler bu toleransı gösteren toplum içinde, özgürlükleri doğrultusunda hareket ederlerken; kendi toplumlarının dışındaki bireylerin, toplumların, inançların gelenek ve tabularına saygılı olma bilincini de taşımaları gerekir. Demokratik olan bir toplum kendi bireylerine sağladığı özgürlüğün sınırını, başkalarının ahlaki değerlerine ve inançlarına zarar vermeyecek düzeyde ayarlamalıdır. Bu anlamda işleyen demokratik bir sistemin dini, ulusu, anlayışı ne olursa olsun, bütün dünya toplumlarına faydası vardır. Ama ne yazık ki işleyiş hayal ettiğimiz gibi değildir. Demokrasi adına, özgürlük adına yapılanlar, anlamlarını kaybettiği gibi, tehlikeli boyutlara da vardırılmaktadır. Son günlerde İslam dünyasını ayağa kaldıran ‘Muhammed’in karikatürü’ olayı,  özgürlük adı altında yapılan bu türden tehlikeli bir eylemdir. Ayrıca, İslam dünyasının tabu saydığı bazı şeylerin bilinmesine rağmen, onlara dokunulmasını özgürlükten sayıp bir kenara koymak, hafife alınacak bir durum değildir.

Benim için Hz. Muhammed’in karikatürünün kim tarafından çizildiği değil, hangi güçler tarafından çizdirildiği önemlidir. Danimarkalı bir çizer, tabu sayılan bir konuyu ihlal ederek bir şeyler yapmışsa; bunu, onun kendi özgür eylemidir şeklinde kabul etmenin, doğru bir tavır olduğunu sanmıyorum. Bir insan, yapacağı bir işin sonucunun nereye varacağını düşünerek hareket etmek zorundadır. Ama görünen odur ki, olay tekil olmaktan çıkmış ve kişinin yapacağı işin sonucunu düşünmesi ya da düşünmemesinin bir anlamı kalmamıştır. Bu nedenle, sözkonusu karikatüristin, olayların geleceği seviyeyi tahmin etmesi ya da etmemesi arasında fark görmüyorum. Bir an bunları düşündüğünü farzetsek bile; onun bireysel tutumunun, önceden yazılmış olduğu herhalinden belli olan bir senaryonun akışını durdurması olanaksızdır. Olayların sonucunu tahmin etseydi bu karikatürü çizmezdi ya da demokratik bir ülkenin özgür bireyi olarak herşeyi yazmakta, çizmekte, yapmakta serbesttir, söylemlerinin bu saatten sonra bir ağırlığı olamaz. Nitekim doğabilecek vahim olaylar, ipuçlarını çoktan vermiş durumdadır ve iyimser olmak için hiçbir pozitif neden de yoktur. İyimser değilim çünkü, durup dururken hiçbir sanatçı çıkıp, yüzyıllardır uğruna kan dökülen bir tabuyu kurcalamaz. Bu olsa olsa karanlık güçlerin işidir. Bu güçler, bugün İslamın, yarın Hıristiyanlığın, diğer gün Budizmin ’hassas’lıklarına dokunmaktan hiç çekinmezler.

İslama göre, Hz. Muhammed’in temsilini içeren her türlü resim ya da suret yasaktır ve günahtır. Suret yapmak sadece Allah’a mahsus bir olay olduğu için, onu faniler sınıfına giren bir insan çizemez. Çizerse günah işlemiş olur. İslamda görsel sanatların pek gelişkin olmamasının en önemli nedeni budur. Yani bir anlamda, İslam dünyasında surete getirilen yasağa, yazar çizer takımı, istese de istemese de uymuştur. İster adına korku diyelim, isterse saygı, yüzyıllardır bu böyle süregelmiştir. Bu kurallar sadece İslam dünyasındaki insanlar için değil, herkes için geçerlidir. Şimdi durum bu kadar açık ve net ortadayken, yüzmilyonlarca insanın inanç sembolü olan bir peygamberin karikatürünü çizmek, hangi mantıkla açıklanabilir? Bunu yapan ancak bir deli olabilir dense, o zaman sayısız sanatçının aynı şeyi yapabilirliğini de hesaba katmak gerekir. Çünkü, sanatçıların genellikle deli olduğu söylenir. Birinci olasılık bu ve ben buna inanmıyorum. İkincisi, hassasiyetlerle oynayıp, büyük infial yaratma peşinde olan güçler yapmış olabilir ihtimalidir. Dünyanın gidişatına baktığımda, bu ihtimalin oldukça güçlü olduğunu görebiliyorum. Ki onlar, beyinlerindeki artniyeti, bir çizerin kalemine yedirip surete çevirdiler. Sonra adına basın özgürlüğü, çizim özgürlüğü koydular ve şimdi oturup pencerelerinden, yazdıkları kıyamet senaryosunun provalarını izliyorlar. Bu senaryo gerçeğe dönüştüğünde, kazandım! diyebilecek insan olacak mı, bu yerkürede gerçekten merak ediyorum. Öyleyse bu vahameti görmezden gelmek nedendir? Bu oyuna karşı durmak her demokratım, barışseverim diyen insan için bir görev ve zorunluluk olmalıdır.

Bırakalım herhangi bir insanı, o çizerin bir meslekdaşı olarak, onun yaptığı şeyi onaylamıyorum. Bunun için müslüman olmam gerekmez. Toplumların inançlarına hakaret etmenin hiçbir haklı gerekçesi olamaz veya o hakareti gizleyen kılıflar uydurulamaz. Bunun moral değerlerine aykırı olduğunu düşünüyorum. Muhammed’in, sempatik ya da ona benzediği farzedilen bir resmi çizilse bile, İslam aleminde tepkilere yolaçacağı bilindiği halde, birileri oturup, onu çok itici ve bir cani görünümünde betimlerse, elbette bir infial yaratılmış olur. Maalesef yapılan da budur ve hiç de iyi olmadı. Bir inanç biçimini ve onun öncüsünü beğenmemek, eleştirmek başka; ona hakaret etmek başka bir şeydir. Böyle bir durumda, hakaret edilen kişinin ardılları elbette tepki göstereceklerdir. Ki öyle de oldu ve halen bu tepkiler sürmektedir. Şimdi bu tepkileri, sanatçının özgürlügü, basının özgürlüğü söylemiyle durdurmak olanaklı mıdır? Hiç sanmıyorum.

Dinsel geleneği olan bir toplum ya da o toplumun inanç sembolü olmuş bir kişi, sanatsal anlamda anlatılmak ya da yorumlanmak isteniyorsa, burada o toplumun değer yargıları gözönünde bulundurularak hareket edilmesi, en akılcı olandır. Buna  en iyi örnek, ünlü aktör Antoni Quin’in başrolde oynadığı ’’Çağrı’’ adlı sinema filmidir. Filmde, Muhammed ve İslamın doğuşu anlatılıyor, ancak filmin hiçbir karesinde Muhammed’in rolündeki oyuncu görülmez. O, orada çeşitli görsel tekniklerle sadece hissettirilir. İslamı tanımayan bir insan bu filmi izlediğinde mutlaka, ’’Muhammed neden gösterilmiyor’’ sorusunu aklına getirebilir. Oysa İslami inanca sahip bir kişi, bu durumdan memnunluk duyduğu gibi, ruhani dünyanın derinliklerinde, iradesini Muhammed’e teslim etmenin gururunu yaşar. İnsanların tabularına dokunmayan sanat yapıtları elbette böylesi olumlu tepkiler alır.

Bütün dünyanın yararına olan işleri, toplumların, insanların kaynaşmasını sağlayan şeyleri bir kenera itip, onların arasına nifah tohumları eken bir icraatın içine girmenin, ne sanatsal, ne politik ne de ahlaki bir gerekçesi olamaz.

Umalım ki aklıselim galip gelsin.       

 

Şubat 2006

 

 
 

 

’’KİLOMETRE ZERO’’ DA OLMAK

Kürt Rejisör Hiner Saleem’in ’’Kilometre Zero’’ adını taşıyan filmini ikinci defa izleyince Kürtler açısından taşıdığı anlamı daha iyi kavradım.Yönetmen, filminde Irak –İran savaşı döneminde bir Kürt ailenin yaşadığı olayları işlerken, aslında basit bir olay gibi görünse de genel anlamda Kürtler`in yüzyıllardır yaşadığı tarjedinin portresini çizmektedir.

            20. yy boyunca  sömürgeci ve   haydut kapitalistlerin çıkar çatışmasında en çok mağdur olan halkların başında Kürtler gelir.Bundan dolayı Ülkesi parçalanmış, sürgüne, katliama, asimilasyona tabii tutulmuş bu halkın tarihsel tahlili yapılacak olunsa ‘’Sıfır kilometrede olan bir halk’’tanımlamsına uygun düşer. Realitemizi söz konusu filmin adıyla özleştirmemin sebebini herkesin anlayabileceğini sanıyorum.  Bu gün sosyal, siyasal, kültürel ve sanatsal anlamda sıfır kilometrede olmadığımızı hangi Kürt iddia edebilir ki ?

Kürdistan’ın dört parçasındaki halkımız kısmi bazı farklılıklar dışında, yüz yıla yakın bir süredir değindiğimiz gibi benzer koşullar içinde yaşamaktadır. Bu nedenle bir parçada ortaya ne çıksa sonuç itibariyle hepimizi ilgilendirir. Bu  trajedi olabilir, mutluluk olabilir, başarı olabilir vs. Kürtler zaten trajik durumlar yaşadılar, halen de yaşıyorlar. Ve yüz yıllardır acılarını klamlarında, ağıtlarında anlatarak bugüne geldiler. Bu süreç boyunca başarıları, mutlulukları tadma şansları olmadı. Dolayısıyla ilerlemeleri de söz konusu olamamıştır. Ancak bugün sömürgecilerin hegemonya zincirlerini kırmak üzere  tarihi bir fırsat yakalamış durumdadırlar ve bundan sonra önüne bir hedef  koyarak ilerlemekten başka bir seçenekleri yoktur. Çünkü; hegemonya altında geçen yüz yıllar Kürtler için kocaman bir kayıp ve bir sıfırdır. Sosyal, siyasal ve sanatsal  alanda geri kalmışlığın nedeni de budur. Şimdi her alanda olduğu gibi sanat alanında da ortaya çıkan fırsatları değerlendirmenin zamanıdır ve Kürt sanatçılarının, sinema, tiyatro, görsel sanatlar alanında üstün yapıtlar ortaya koymamaları için herhangi bir neden yoktur. Son zamanlarda özellikle sinema dalında bir ilerlemenin olduğunu görebiliyoruz. ayrıca Kürdistan’ın dört parçasından başarılı yönetmen ve oyuncuların çıkması bizleri sevindirmektedir. Bu bağlamda Hiner Saleem’in  ‘’Kilometre Zero’’ adlı filmini, bazı açılardan değerlendirmeyi gerekli görüyorum.

Kuşkusuz toplumsal şekillenmeye bağlı olarak her bireyin sanatsal bir yapıta yaklaşımı farklı olur. İster resim ister tiyatro ve ya sinema olsun durum değişmez. Bu bakımdan toplumu ya da bireyi etkileme düzeyini yakalayan bir yapıtın, bir çok açıdan bu etkiyi yarattığını göz önüne almak  durumundayız. Şunu rahatlıkla ifade etmek gerekir ki Kürt toplumunda sanatsal çalışmalara  verilen değer daha çok o çalışmalarda  işlenen temayla bağlantılıdır. Elbette temasız  bir sanat ürünü olmaz, ancak tek belirleyici kıstas olunca sanata yaklaşım biçiminde bir kısırlaşma yaşanır. Bizim toplumda böyle bir kısırlaşmanın oduğunu maalesef görmekteyiz. Birtaraftan da yüz yıllarca acı ve trajediler yaşamış bir toplum oluşumuzun böyle bir şekillenmeyi doğal kıldığını söyleyebiliriz. Bu, şu anlama gelir: Sanata yaklaşım konusunda henüz sıfır kilometredeyiz ve bunun nedenlerini önceki satırlarda aktardık.

Öyleyse hem birey hem toplum olarak bunu aşmanın yollarını bulmak zorundayız. Öncelikle kafamızdaki kalıpları ve sanatçılara vermek için cebimizde beklettiğimiz reçeteleri bir kenara atalım ve sanat yapıtlarını her yönüyle değerlendirmeyi bir ilke, hatta alışkanlık haline getirelim. Ben ‘’Kilometre Zero’’fılmini bu çerçevede değerlendiriyorum. Öncelikle belirtmem gereken şey şudur: Kürt sineması henüz emekleme döneminde olduğundan mevcut durumuyla dünya sinemasıyla yarışma koşullarına sahip olduğu söylenemez. Bu şartlara rağmen son yıllarda ödüllere laik görülen Kürt filmlerinin ortaya çıkması önemli bir gelişme sayılır. Dolayısıyla bir Kürt filmini değerlendirirken ona çok üstün bir sanat yapıtının kriterlerine göre yaklaşmamız gerçekçi olmaz. Çünkü, kendi realitemiz biraz önce söylediğim gibi ortadadır. Buna karşın yapmamız gereken şey; emekleme döneminde olan sinemamızı emek, çaba, yapısal eleştiri ve yaratıcılıkla ayağa kaldırmaktır. Mevcut koşullarda orataya çıkan ürünlere doğru yaklaşmayı bilmektir. Yani ön yargılardan uzak, realist bir tavırla analizler yapıp iyi şeyleri daha öne çıkarmak, eksiklikleri gidermek için önermeler yapmak, gelişmemiz açısından en gerekli olan yaklaşım biçimidir. Bence’’Kilometre Zero’’ filmine de bu açıdan bakmak lazım.

Film sosyal bir drama ve dolayısıyla o sosyal yapının içinde olan bir aileyi işliyor. Bu tür temaları Kürt toplumunda bulup işlemek çok zor değil. Önemli olan her bakımdan nasıl işlendiğidir. Yönetmenin de oyuncunun da yeteneği ve ustalığı burada aranır. Bu açıdan Hiner Saleem, filminde sadece insanları üzmek için  değil, birtaraftan da güldürmeyi ve düşündürmeyi ihmal etmemiş. Arada bir ironik karalere yer vermesi ve bunu filmin temasını deforme etmeden yapması başarılı bir çalışmadır bence. Baş rol oyunculardan, birçoğumuzun ‘’Güneşe Yolculuk’’ ve ‘’Fotoğraf’’ filminden tanıdığı Nazmi Kırık‘’Kilometre Zero’’ da  da başarılı bir performans sergiliyor. Tam ağlanacak noktalara getirirken, birden insanları güldüren mimik  ve figürasyonlar yapması onun oyunculuğunun bir parçası gibidir artık. Nazmi’nin bir yanı daha dikkatimi çekmektedir; o da onun ilk kez calıştığı yönetmenlerle dahi başarısını aksatmadan sürdürmesidir. Örneğin Yüksel Yavuz’la çalışması ve en son Hiner saleem’le olan çalışması bunun kanıtıdır.

Filmin başarılı yönlerinden biri de sinema teknolojisinin iyi kullanılmasıdır. Bunu çekimlerde ve ya etkileyici bazı kareler de görmek mümkündür. Seslendirme (özellikle savaş sahnelerindeki araç, bomba vs ) konuya oldukça denk düşen bir uyum içinde yapılmıştır. Yani savaşın ürpertici yüzü salt görüntüyle değil seslendirmeyle de çok iyi yansıtılıyor.

‘’Kilometre Zero’’ da beni etkileyen bir başka şey, cenaze konvoyu ile kuru, kıraç, uçsuz bucaksız topraklar arsındaki bağlantı noktasında ortaya çıkmaktadır. Bu, yönetmenin bilinçli bir seçimi miydi? bilemiyorum, ama zamanlama ve mekanın  çok iyi seçildiğini söyleyebilirim.

Ben o karelerde ölümle sessizliğin, ölümle kurak bozkırların ne kadar birbirine yakın olduğunun vurgusunu gördüm. Yönetmen, anlamsız bir savaşın ölümcül yüzünü tabutlarla anlatmaya çalışırken, yaşam koşullarının bittiği bir coğrafya parçasını mekan seçmekle filmine daha güçlü bir anlam yüklemiştir. Özünde, İnsanın geldiği noktanın  trajik ve hüzünlü bir anlatımıdır bu filmin karelerinde saklı olan.  Ve bir an şunu demek geliyor içimden: Her yitip gidenin ardından yeni başlangıçlara gebe olan trajik yaşamın, daha nereye kadar sürdürüleceğine, sıfır kilometrede daha ne kadar bekleneceğine karar verecek olanlar, yine bu yaşamı yaratanlardır. Bu, her kes her toplum için böyledir. Biz Kürtler şimdi bu noktadayız ve kendi kararımızı ancak kendimiz verebiliriz ve vermeliyiz de.

Sonuç olarak; trajedilerin filmlerini değil, mutlulukların filmlerini yapmak için sıfır kilometreden öteye, dört parçadan elele tutuşarak başarılara koşalım ve koşalım ki sayılamasın adımlarımız diyorum.

Haziran 2 

 

 
 

 

SPERM SERGİLENDİ, SIRA SİDİKTE

Yıl 2006 mevsim bahar, Türkiye ressam Bedri Baykam’ın spermli peçetesini tartışıyor! ’’Büyük basın’’bunu tartışırken ülkenin her tarafını saran ölüm haberlerini ve anaların çığlıklarını (her iki tarfta) kimse duymuyor. Elbette her koşulda sanatcı kendi üretimini sürdürür. Ancak onun çıkısı en ekstrem noktada olsa bile yine de ülkenin asıl gündemini bu kadar gölgelememeli. Ama ne yazık ki Türkiye deki si­stem, kendi basınıyla birlikte yapay gündem ve onun aktör­lerini her zaman ki gibi yeniden ortaya koyarak, insanları çözüm bekleyen asıl sorunlardan uzak tutmayı sürdürmek­tedir. Tüm bunların anlamını herkesin kendi cephesinden  sorgulaması gerektiğine özellikle vurgu yapmak istiyorum.

Bir süre önce sayın Bedri Baykam’la e-mail yoluyla bazı ko­nular üzerinde tartışmamız oldu. kimi ithamlar dışında me­deni çerçevede sayılacak bir tartışma yaptığımızı söyleye bilirim. Sn. Baykam benim yazdıklarımı cevaplarken bana, kendisini anlatan bir çalışmasının olduğunu söylemiş ve orada ’’dedikodusunu yapacağın bir sürü malzeme bulacaksın’’ demeyi de eklemişti. Tabii ki benim dedikodu ile işim olamaz, ben gerçek olanı yazmakta ısrarlıyım. Sn. Baykam da istediğini söylemekte özgürdür.

Gelelim şu ünlü spermli peçete sergisine: Önyargısız, geniş bir pencereden bakıldığında; ‘’Sperm bankası olur da, sperm sergisi neden olmasın’’ diyerek hemen tartışmanın önemli noktasına gelmek istiyorum:  sn. Baykam yaptığı bu ’’sanatsal’’ eyle­minin tepki alabileceğini söylüyor ve bence de doğrudur.  Ama  O,  gelebileceğini tahmin ettiği tepkilere dünden razıdır ve böyle olması, onun için en büyük ’’medyatik show’’ dur. Baykam gazetecilerin sorularını yanıtlarken, kendisinin eylemine benzer aksiyonların geşmişte Marcel Duchamp ve Piero Manzoni gibi ünlü sanatçılarca da gerçekleştirildiği ve o dönemlerde tepkiler aldığını  söylemiştir. Aslında vurgu yapmak istediğim kimi şeylere zaten kendisi değinmiştir. Bunu tekrarlamaya gerek gör­müyorum. Ancak Sn. Baykam’ın bilineni tekrar etmesinin altında ki nedenler önemlidir.

20. yüzyıl sanatının önemli çıkışlarından biri de modernizm adına gelişen akımlardır. Bunların en ekstrem olanı ise DADA ve  sonrasında ortaya  çıkan yeni DADA hareketi­dir. Dönemin gereği olarak bu tür akımların ortaya çıkmasına anlam verilebilir. Çünkü, 20.yy başlarına kadar sanat alanında süregelen  altıyüz yıllık muhafazakar ve katı bir sanat anlayışı vardı ve buna karşı alternatif düşüncelerin ortaya çıkması kaçınılmazdı. Nitekim bütün karşı tepkilere rağmen bu tür çıkışlar oldu ve bu güne kadar modern sanat adına ne varsa hepsine kaynak teşkil eden bir çıkış sağlandı. Ve halen dünyanın bütün ülkelerindeki sanatçılar bu miras üzerinden birşeyler yapmaya çalışıyorlar. Bunu yapmaya çalışınca kimi zaman tekrarlara düştükleri de olur kuşkusuz. Ben Sn. Baykam’ın eylemini, Manzoni ve Duchamp’ın yaptıklarının benzeri bir tekrar ama Türkiye koşullarına göre ekstrem çıkış olarak buluyorum. Ve şimdi bu ekstrem çıkışın sanatsal boyuta çekilip tartışılmasının ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyorum.

Türkiye gibi dini ve sosyal alanda muhafazakar kalıpları olan bir ülkede, yapıldığında tepki toplayacak o kadar çokşey vardır ki saymakla bitmez. Bu tepkilerin negatif veya pozitif olması kişiye göre değişir. Bence sn. Baykam her iki­sinde de kazanç sağlayacağını (salt parasal değil) iyi hesaplamış görünüyor. Çünkü bu gidişle uzun zaman medyanın malzemesi olacağa benziyor. Spermli peçeteyi sanatsal aksiyon adına sergilemenin bu ülkede toplumun ahlaki kurallarına uyup uymadığını bir kenera bırakalım.Yarın spermli peçetelerini sokağa atıp onları ‘’açık hava spermli peçete sergisi’’ adı altında sergilemek isteyen on bin­lerce erkeğin sanatçı olma iddialarına nasıl cevap bulunacak merak ediyorum doğrusu.

Türkiye’de bir sonraki gündemin sidik sergisi olamıyacağına kim garanti verebilir? Birileri bana izah etsin lütfen.

Mayıs 2006

 

 
 

 

GECİKMİŞ MEKTUBA DAİR

Anadolu ve Mezopotamya topraklarında, Tarih denilen sahnenin perdesi aralandıktan bu yana yaşanan toplumsal trajediler katmerleşerek hep devamedegelmiştir. Bu güne kadar halkların, ulusların veya kavimlerin acılarını ne kutsal kitaplar, ne ulu kişiler, ne de peygamberler dindirebildi.Tam tersine daha katmerli toplumsal travmalar bu dönemlerde ortaya çıkmış oldu. Ve bu gün hala  uğursuz gidişatta ısrar ediliyorsa sorgulanması gereken bir sistemin olduğu net bir gerçek olarak karşımıza çıkmakta. O halde suçluyu bulmak ve sorgulamak için bu kadar bekleyişin vicdan ve akıl sahibi olduğunu söyleyenlerin yüregini sızlatmış olması gerekmez mi ? Sözlerim bu topraklarda yaşayan Kürt, Türk, Laz, Arap, Çerkez, Ermeni, Asuri herkes içindir. Anadolu ve Mezopotamya hepimizindir ve  bu topraklarda yaşanan acılara dur demek hepimizin vicdani sorumluluğu olmalıdır. Ben mazlumların cephesinde bir kişi olarak olaylara böyle bakıyorum.

Ancak işin en trajik tarafı; bir mozayikler cenneti olan bu topraklarda tek tipe, tek ırka mahkum edilerek hayatları cehheneme çevrilen milyonlarca insandan  bir çıt bile çıkmıyor olmasıdır. Genel anlamda ülkenin  aydını veya sanatçısı olarak mevcut gidişata karşı ses çıkaranlara bakılacak olursa çoğunluğu Kürt’tür. Bu çıkışın çok fazla ağırlığının olduğunu düşümüyorum, nedenine gelince; Kürtler zaten ırkçı, zalim sisteme karşı top yekün bir isyanın içindedirler. ‘’karda yürürken kart, kurt ses çıkaran dağlı Türklerdir’’ tanımlaması yapan örümcek kafalı ırkçılara karşı zaten çok kültürlü kardeşçe yaşamanın mücadelesini vermekteler.Bu durumda geride kalan diger halklara ne oldu, neden sesleri çıkmaz bunların ? diyesi geliyor insanın. Buradaki sorunumuz ırklar üzerinde durmak degildir, binlerce yıllık kültür geleneği olan halkların  bir assimilasyon çemberinde yok edilmelerine karşı kimlik haklarını kullanma sorunudur. Ancak görünen odur ki ırkçı sistem kültürleri yok etmede oldukça başarılı olmuş. Yani Kürtler’in mücadelesi de olmasa; bu topraklarda halklar mozaiginin ‘’m’’ sinden bile bahsetmek mümkün olmaz.Yukarıda saydığımız halkların içinden sadece Kürtlerin onur ve insanlık mücadelesi veriyor olması ırkçı sistemi çılgına çevirmektedir.Bu nedenledir ki en vahşi şekilde bir şiddet yolunu seçerek; kanlı ve acılı bir tarihe imzasını atmaktadır. Bu kanlı savaşta mazlum ve haklı olan tarafın sürekli barış elini uzatması büyük bir şans olarak degerlendirilmesi gerekirken; kirli savaşın dozajını daha da artırmaktadır. Ortaya çıkan  tablo; hem askerlerin hem de dağdaki gerillaların hayatlarının ellerinden alınması, ailelerin ve dolayısıyla toplumun acılara gömülmesinden başka birşey değildir. Elbette ki bu acı tablonun çizilmesinde en büyük suçu ırkçı ve savaş rantçısı sistem işlemiştir ve işlemektedir. Vatan bölünüyor, cumhuriyet elden gidiyor, laiklik zedeleniyor gibi söylemlerle insanların duygularını depreştirerek kanlı saltanatını sürdüren çete ve generaller sistemi; kendilerine karşı gelişen en küçük bir muhalefeti bile kabul etmeyecek kadar zalim ve pervasızca hareket edebiliyor..Wan cumhuriyet savcısının görevden alınması  gibi.

            O cumhuriyete sahip çıkalım deyip ordunun avukatlığını yapan ‘’Solcular’’  ‘’Demokratlar’’  ‘’Hümanistler’’ sevgili generallerine neden cumhuriyet hukukuna saygılı olması gerektigini uyarısını yapma cesaretini göstermezler ! gerçekten merak konusudur? Son otuz yıldır acılara neden olan bir savaşın hala sürüyor olmasından  rahatsız olmayan, yaşanan acılara karşı vicdanı sızlamayan bir aydın, sanatçı, solcu, hümanist kişilik nasıl bir toplumsal olguyla açıklanabilir ki ? bunda bir tersliğin olmadığını düşünmek tersliğin ta kendisi olmaz mı?

Ben mevcut kirli savaşın temiz topraklarımızı kirletmesinde yukarda saydığım kesimlerin sessizliğinin büyük payı olduğuna inanıyorum. Bu bir nevi suç işlemektir. Açıkça şunu söylemekten kaçınmayacağım; bu kirli savaş sürdükce, kendine Türk aydını, sanatçısı, solcusu rolünü biçenler savaşı durdurmanın mücadelesini vermedikleri müddetçe mazlum insanlığa karşı suçludurlar. Çünkü savaşı dayatan, onların, adına cumhurüyet dedikleri ve korumaya çalıştıkları derin çete sistemidir. Bu sorumluluk onlara düşer, zorla Türk kimligine büründürülen insanlara gerçeği analtmanın zamanıdır. Bir annenin kendi evladını anlamsız bir şiddete kurban vermemesi için gerçekleri bilmesinin zamanıdır. Sistemin kullandığı sloganlara kanıpTürk’lük gururu şahlanan gençlerin gidip kardeş bir halkın cocuklarını dağda öldürmesi ne ülkenin bölümesini önler ne de Türklük onurunu yüceltir. En büyük Türk geçinen generallerin, başbakanların hallerini göre göre halen vatan millet  Sakarya edebiyatına kanıp bu savaş rantcısı rejime bel bağlanıyorsa durum vahim demektir.

Ülkenin sürüklendiği bu vahim ortamda sayın Yılmaz Erdoğan’ın taraflara çağrı niteligi taşıyan mektubu kaleme alması geçikmiş olsa da bir açıdan olumludur. Ancak bu mektubu kendisine ben Türk’üm diyen biri yazsaydı daha umut verici olurdu. Neden mi ? Çünkü bu sistem kendi safında olanı da olmayanı da iyi tanır. Sistem Yılmaz Erdoğan’ın bir Kürt olduğunu biliyor ve onun etki alanını da  iyi bilir. Yani açıkcası şunu seslendirmek lazım; Yılmaz Erdoğan yetenekleri olan iyi bir yönetmen, oyuncu ve sanatçı olabilir. Ama asla bu topraklarda Paul Sartre olamaz. Çünkü o mazlum tarafın cocuğudur ve zaten kendi halkının safında olması gerekiyor. Oysa Paul Sartre ezen tarafın bir aydını olarak kendi ülkesinin rejimine karşı çıkmış ve mazlum olan Cezayir halkının yanında yer almıştır. Şimdi bizler aynı tavrı Türk aydılarından yani ezen tarafın aydınlarından bekliyoruz. Dolayısıyla bizim Türkiyeli Sartre’lara iytiyacımız vardır.

Sayın Yılmaz Erdoğan  tam anlamıyla ne demek istediğimi anladığından kuşku duymuyorum. Herşeye rağmen yazdığı mektubu degerli buluyorum, umarım mektupTürk halkının bu anlamsız ve kirli savaşa karşı  bir tavır almasında etkili olu

Temmuz 2006

 

 
 

 

’BERİTAN’ I  ANLATABİLMEK

Avrupa sinemalarinda gösterimi süren Beritan filmine ilişkin çok şeylerin söylenecegini tahmin edebiliyorum. Aynı şekilde  Kürt cephesinde, özellikle siyasi yelpazede alacağı olumlu ve olumsuz tepkileri de şimdiden kestirmek mümkündür. Bunlar Kürtler’in kendi iç sorunlarının sonucu olarak karşımıza çıkacaktır. Ancak; Ben burada Beritan filminin değerlendirmesini  Avrupa, özellikle Alman kamuoyuna yönelik boyutuyla yapmak istiyorum.

90 lı yılların başından beri Almanya’da siyasi faaliyetleri yasaklı olan  Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin gerek kendi hatalarından, gerekse  başka etmenlerden dolayı Alman kamuoyuna yanlış tanıtıldığına inanıyorum. Ve bunu, böylesı büyük bir hareket için büyük bir talihsizlik olarak görüyorum.

Dünyada örnegine az rastlanır ki; Kendi ülkesinin ve halkının özgürlügü için mücadele eden, milyonlarca taraftarı olan, yüzlerce kurumu olan bir organizasyon terörist ilan edilmiş olsun. Burada tartışma konumuzun ağırlık noktası bu degil, ancak durum böyle olunca,  istenen kültürel ve sanatsal çalışmalar mevcut yasaklı pozisyondan nasibini almış oluyor. Oysa devletlerin politikası ne olursa olsun, kamuoyu vijdanının demokratik ve objektif olması başlı başına bir erdemdir. Devletler genelikle siyasal ve ekonomik çıkarları doğrultusunda kararlar alırken; demokratik ve hukuksal çerçeveyi aşabilirler. Burada kararların doğru olup olmadığını,  karar sahibi ülkenin insanları tartışabilmelidir. Ama bu güne kadar Kürt Özgürlük Hareketi üzerindeki yasağın yaterince tartışıldığına inanmıyorum. Ki Alman kamuoyunun bu yönlü demokratik tepki göstermesini biz Kürtler  halen beklemekteyiz.  Ben kendimce; Alman kamuoyunun Kürt hareketini yanlış tanıdığına veya  Kürt hareketinin kendini tanıtmada yetersiz kaldığına inanıyorum. Bu öyle trajik bir duruma gelmiş ki; nerdeyse  her Kürt bireyi sadece şiddet yanlısı potansiyel bir suçlu gibi görülmektedir.

Oysa kurumlarıyla, kitlesel gücüyle ortada duran bu Hareket, siyasal duruşunun yanında; kültürel ve sanatsal  bir misyonun da taşıyıcısıdır. Bunu görmezden gelmek veya bu yönlü çalışmalarını siyasal kararlara kurban etmek  demokrasi açısından bir talihsizliktir. Bizler Avrupa’nın kültürel ve sanatsal çalışmalara büyük deger verdigi konusunda hiç kuşku duymuyoruz. Son dönemlerde  Kürdistanlı yönetmenlerin filmlerine duyulan ilgi  ulusal anlamda hepimizi sevindirmektedir. Sanatın var olan kriterlerine  göre; Kürt filmlerinin pozitif tepkiler alması, bir anlamıyla sanatsal alanda gelişmemizin göstergesidir. Ancak bizler  kendi koşullarımızın yeterince güçlü üretimler yapmak için elverişli olmadığını biliyoruz.  Sinema, sanat eleştirmenleri veya sanat medyasınin da  bu koşullarımızı göz önüne alarak  değerlendirme yapma hoş görüsünü göstereceğine  inanıyoruz. Bu açıdan bakıldığında Beritan filmi iyi bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Başında söyledigim gibi Kürtler bu filmin özellikle  tematik yönünü çok tarışacaklar ve belki de sanatsal yönünü bir kenera bırakacaklar. Bana kalırsa filmin konusunu o kadar ön plana koymamak gerekir. Kürtlerin yaşadığı  ihanetler, trajediler  zaten biliniyor ve daha çokca film karelerine aktarılacaktır. Önemli olan filmin hangi koşullarda, nasıl ve kimler tarafından yapıldığıdır. Zaten filmi degerlendiren insanlar orada işlenen temaya takılıp kalacak degiller, elbette kendilerine göre kriterleri olacaktır. Bizim, onlara anlatacagımız daha farklı şeylerin olduğunu burada vurgulmak gerekir; örneğin Kürdistan Özgürlük  Hareketinin savaş koşullarında bile sanatsal üretimler yapabildiğini  ve bunun  örneklerine az rastlanır bir durum olduğunu onlara iyi anlatmak gerekir.Terörist olarak lanse edilen bir hareketin askeri kanadında böylesi  sanatsal çalışmalar yapılabiliniyorsa;  buna karşın sivil hayatın içindeki insanların daha fazla bu meyilde olmaması için bir neden yoktur. Dolayısıyla  bu yönlü çalışmaların hem sosyal barışa, hem de  bir halkın kendini  ifade etme özgürlügüne katkısı büyük olur. Ama tüm bunların rahatça gelişmesi için uzun süreden beri  sürdürülegelen yasaklı durumun ortadan kaldırılması gerekiyor. Alman devletinden bu demokratik tavrı ortaya koymasını bir sanatcı olarak umuyorum. Buraya kadar  söylediklerime; Alman kamuoyuna, medyasına,  sanat camiasına Kürt hareketine ön yargılarından sıyrılarak bakmaları için bir çağrıdır diyebilirim.

Şimdi gelelim Beritan filminin degerlendirmesine:

Her bakımdan Kürt gerillalarının emeği sonucu ortaya çıkan  Beritan filminin sıradan bir gerilla filmi olduğunu düşünmüyorum. Bizler  veya bir bütün olarak  dünyada  özgürlük mücadelesi veren insanlar, gerilla filmlerine yabancı degillerdir. Küba, Ekvador, Nikaragua, Afrika  ülkeleri  gibi daha birçok yerlerde verilen özgürlük mücadeleleri şu veya bu biçimde film karelerine aktarılmıştır. Ama bazı istisnalar dışında, bu mücadeleleri anlatan filmler çıkar amaçlı sansasyonel yapıtlar dışına çıkamamışlardır. Böyle olmasına rağmen; medya ve çeşitli çevreler bu filmleri abartarak fazla iş yapmaları için öne çıkardıkları da olmuştur. Çoğunlukla Hollywood patentli olan bu tür filmlere sık rastlanır. Bence Beritan  altenatif  gerilla filmleri içinde ilk sıralara girmeyi hak eden  bir yapıttır.

Filmin Yönetmeni  Halil Uysal uzun zamandır gerilla olarak Kürdistan dağlarında yaşamaktadır. Gerek yazılarından,  gerek fotograflarından tanımaya devam ettigim bu genç gerilla yönetmen, bana göre romantik bir Kürdistan devrimcisidir. En son; arkadaslarıyla birlikte senaryosunu yazıp perdeye uyarladığı Beritan adlı filminde bu duygularını  açıkca hissettirmektedir. Hangi cephede olursa olsun askeri örgütlenmeler genelikle katı ve  dokunulmaz olarak bilinirler. Oysa bu filmde Kürt gerillası tabu sayılan bir çok konuyu cesurca yıkmakta. Ve belki olması gereken doğal davranışların önüne geçilemeyeceğinin işaretlerini vermektedir.

Yanılmadığımı varsayarak şunu belirtmek isterim; ’’Beritan’’da  bütün oyuncuların gerilla olması onu bir ilk yapmaktadır. Şimdiye kadar böyle bir örneğe, en azından film için uzun  denenebilecek ve üç saat süren örneğine rastlamadım. Ayrıca gerillayı, Kendilerinini oynayan gerillaların,  rolleri gereği  ön çalışmaları  elbette olmuştur. Ama  bunlar  hiç bir zaman onların kendi  doğal davranışlarını yapay hareketlere  kurban etmesi anlamına gelmez. Bu önemli bir noktadır.

Bu filmden anlaşılmasını arzuladığım bir şey daha var; O da, görkemli  ve büyüleyici Kürdistan coğrafyasında  güzel bir yaşamın yerine savaşmak zorunda bırakılan insanların eğilimleridir. Patlatılan her silahın; her canlının yaşam hakkına ne kadar zarar verdigini o coğrafyaya ait insanların bu trajediyi birebir nasıl yaşadığını görmemek  mümkünmüdür? Bir elinde silahı bir elinde kalemi olan bu insanların tercihi kalemden yanadır ama; çepeçevre sarılmış bir durumdayken kendini savunmanın tek yolunun ancak silah olabilecegi, trajık te olsa bir gerçekliktir.

Beritan’ı oynayan kadın gerilla aslında Beritanı değil,  Beritanlar’ı daha doğrusu Kürt kadınının olması gereken konumunu anlatmaktadır. Aşkı ile, onuru ile, kimligiyle  varolan bir kadındır Beritan.

İnsanlık adına ilk uygarlığın filizlendigi bu topraklarda, bu dağlarda bu gün var oluş mücadelesi verilmekte. Ve trajık olan; nerdeyse bütün insanlığın atalarına ev sahipligi yapan bu topraklarda dökülen kana  kimse dur demiyor. Yokedilme tehdidi altında kalan mazlum bir halkın feryatlarına sessiz kalınıyor. Ne barış çağrılarına, ne  haklı mücadelesine, ne de kültürel çabalarına deger verilmemekte. Bizim gönlümüzde  yatan tek  arzu; o dağlarda filizlenen  uygarlığın torunları olarak barış içinde geçmişimize laik bir biçimde yaşayabilmektir. Silah, bomba sesleri yerine kuş, rüzgar, su sesi  duyabilmektir. Kürtler bu kadar cezayı hakedecek hatalar yapmadı,  yapsalar bile onları telafi edecek erdemlere sahiptirler. Siz avrupa ve Alman mercilerine sesleniyoruz; lütfen artık Kürtleri  Bir ulus, kendine özgü kültürü olan bir halk  olarak tanıyınız herkese gösterdiginiz toleransı  sanatsal, kültürel ve siyasal anlamda  onlara da gösteriniz. Gösteriniz ki; onlar da aşklarını, özgürlüklerini tatsınlar, kültürel, sanatsal çalışmalarını yapabilsinler. Bundan kimseye zarar gelmez tam tersine Dünyanın bir zenginligi olur. Dünyanın en küçük kabilelerinin geleneklerini, kültür ve sanatını geliştirmek için yardım ederken, Yanı başınızda hatta ülkelerinize kadar serpilmiş 40 milyonluk bir halkın her şeyine duyarsız kalmanız çifte standart olmazmı?

Kürtler belki de bir zamanlar otobanlarınızı işgal edip polislerinizle karşıkarşıya gelmiştir. Bana göre bu bir hataydı ve yapılmaması gerekiyordu. Ama sizin de, onların yaşadığı ruh halini, çektikleri acıları göz önüne alarak aldığınız kararlar üzerinde yeniden düşünmeniz demokrasinin bir geregidir. Sizler de biliyorsunuz ki uzun zamandan beri Yasalarınıza aykırı herhangi bir davranışları olmadı, bu durumda yasağın devam etmesi bir ulusun, bir halkın siyasal, sanatsal,  kültürel var oluşuna karşı negatif etki yapan bir hal almaktadır. Dağdaki gerillasını bile sanatsal çalışmalara yönlendiren bir hareket neden bu kadar talihsiz bir durumla karşıkarşıya getirilip terörist ilan ediliyor ve yasaklanıyor demokrasi anlayışınız açısından gerçekten düşündürücüdür.

Sonuç olarak; Kürtler kendi alehine olan bütün herşeyi en demokratık düzeyde; sanatıyla, kültürüyle ve bir bütün olarak sosyal yaşam ahlakı ile lehine çevireceklerdir. Ve bir gün Beritanlar kendilerini kayalardan atma yerine; saçlarına kızıl karanfiller takarak özgürlük dansına duracaklardır bu yakındır ve buna inanıyorum.

Eylül   2006

 

 
 

 

NEDEN  KÜRT FİLM  GÜNLERİ ?

Kürtlerin ulusal ve demokratik sorunlarının yanında sanatsal, kültürel alanları kapsayan gelişim sorunlarının olduğu da bir gerçektir. Bu alanlarda sağlanan gelişmelerin uluslararası düzeyde kabul görmesi tamamıyla Kürtlerin göstereceği çaba ile ilintilidir. İster politik, ister sanatsal veya kültürel olsun durum değişmez. Ama, ne yazık ki uzun zamandan beri diasporada olan Kürtlerin bütün alanları kapsayan sistemli ve dengeli bir çalışma yaptıkları söylenemez. Bunun başlıca nedenlerinden biri de sadece politik bir çerçeveye hapsolmarıdır. Belki ezilen, zulme tabi tutulan bir halk olarak politize olmuş yanını daha çok göstermiştir. Ancak uluslaşma sürecini yaşayan bir halk için bu durumu sürdürmek kafi degildir.Tabii ki  daha geniş tartışılacak bir konudur, ama yeterince gelişememenin bir nedenini teşkil ettiğini kısaca belirtmekte yarar var. Dolayısıyla, bu noktada yapılması gereken daha çok şeylerin olduğunu, intellektüel ve aydın kürt bireylerine, kurumlarına ve partilerine iletmek istiyorum: Gelin hep birlikte yapılması gereken ve uluslararası düzeyde bizi temsil edebilecek kültürel ve sanatsal çalışmalara  ağırlık verelim. Sanatsal aktivitelerimizi uluslararası boyutlara taşıyalım.. İşte bu açıdan nerede yapılırsa yapılsın, ‘Kürt Film Günleri’ düzenlemek bizim için dış dünyaya açılmış birer pencere anlamını taşır.

Bu tür etkinliklerin yapılmasını iki açıdan önemli buluyorum;

Birincisi; kültürel ve sosyal açıdan dejenerasyon tehlikesiyle karşı karşıya olan insanlarımıza sanatsal düzeyde bir iletişim ortamı sağlamak ve giderek bunu geleneksel hale getirip yaşamımızla bütünleştirmektir. Örnek olarak bir şehirde, Kürt film günleri ya da haftası yapıldığını düşünelim; burada insanlarımızın gösterecegi ilgi, sağlayacağı katılım, yapacakları film analizleri veya kritikleri sanatsal gelişmemize önemli katkılar sunar. Nitekim son yıllarda  Avusturya, İngiltere, Fransa ve özellikle Almanya’nın birçok şehrinde düzenlenmiş olan Kürt film festivalleri  bu yönlü olumlu sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Böylesi çalışmaların insanlarımıza verecegi en güçlü mesaj; eger modern bir ulus olarak dünya medeniyetleri arasına katılmak istiyorsak; sanatımızla, kültürümüzle varlığımızı ortaya koymak durumundayız, şeklindedir. Bence insanlarımızın yaşadığı bütün alanlarda, daha doğrusu metropollerde her yıl bu yönlü çalışmaların yapılması bir gereklilik, hatta zorunluluk olmalıdır. Dünya sinemasının iplerini elinde bulunduran dev sermaye güçleriyle yarışmak elbette kolay degildir.Yüz yıldır ülkeleri uluslararası sömürge konumunda olan kürtler için daha da zor bir yarıştır bu. Ancak alternatif sinema çevrelerinde yarışma veya tanınma  şansımızın daha yüksek olduğuna inanıyorum. Bunun,  uluslararası boyutunun yanında kendi insanlarımıza bir çok şeyi kazandıracağını da unutmamak gerekir. Sinema, sanatsallığın dışında bir iletişim ve yakınlaşma boyutunu da taşır. Örneğin; dünyanın bir köşesinde yaşayan bir insan; kendisinden yüzlerce kilometre uzaklarda yaşayan insanların acılarını, mutluluklarını, doğa ile olan  ilişkilerini, geleneklerini vs. bir film vasıtasıyla görebilir ve öğrenebilir. Dağınık, ülkelerinden uzakalarda, sürgünde yaşayan Kürtler için bunun çok daha önemli oduğunu düşünüyorum. Bu bakımdan film günleri ve benzer sanatsal etkinliklerin insanlarımızın kültürel değerlerine sahip çıkmasında fonksiyonları yüksek olur kanısındayım.

İkincisi; Dört parçaya bölünmüş olarak; ulusal kültürü yok edilmeye çalışılan Kürt halkı, her şeye rağmen ayakta kalma mücadelesi vermekte ve mücadelesini sanatsal alanlarda da sürdürmektedir. Son yıllarda Kürt rejisörlerin dünya sinemasına  pencereler açan çalışmalar yapmaları bu mücadeleye bir örnektir. Yakın geçmişe kadar adı bile anılmayan kürt rejisörlerin bu gün Irak, İran, Suriye, Türkiye parçalarında  heyecan yaratan başarılı filmler yapmaları ve bu başarıları uluslararası düzeye çıkarmaları Kürt halkı için büyük bir adımdır. Ve daha düne kadar  Kürt yönetmenlerin başarılı çalışmalarını kendilerine maleden hakim devletler (Türkiye, İran, Suriye, Irak) bu gün şaşkınlıkla onların uluslararası başarılarını seyretmekteler. Tabii ki  böylesi çalışmalar, Kürtlerin ulusal birligi açısından da büyük önem taşırlar. Kürdistan’ın dört parçasında Yılmaz Güney, Bahman Ghobadi, Hiner Salem gibi yönetmenler; hangi parçalardan olduğuna bakılmaksızın sahipleniliyorsa bu sanatın birleştirici bir rol oynadığının kanıtıdır. Resim, müzik, sahne sanatları gibi daha birçok alanlarda bu yönlü birleştiricilik etkisi olduğuna kesinlikle inanıyorum.Burada sevgili Bahman Ghobadi’nin Saint Sébastien Film Festivalinde  ‘Nîve Heyve’ (Yarım Ay) adlı filminin ödül almasından  dolayı  sevinmeyen kürtlerin olduğunu söyleyebilirmiyiz ? Elbette hayır. Ve Ghobadi’nin ödül töreninde ‘filmimi Kürt halkına  adıyorum’ demesi sanatın bir halka maledilmesine yönelik söylenmiş en güzel söz olarak kabul ediyorum.

Sanat; sınırları aşan bir yaşam biçiminin ütopyası olarak daha ne kadar sürer bilemiyorum,

Ama, sanatçıların üretimlerini bütün dünya insanlarıyla paylaşma istemlerini, ütopyaların gerçege dönüşmesine hizmet eden umut verici adımlar olarak görüyorum. Mazlum kürt halkının sanatçılarına da bu yakışır. Onlar ki; Trajik bir tarihin izleri hayatlarının bir parçası durumundayken bile, güzel yaşamanın umutlarını kaybetmeden güzel şeyler üretirler, bundan daha iyi onur vesilesi olabilir mi? Öyleyse hep birlikte mazlum kürt halkı ve insanlık adına onur duyalım. Duyalım ki yaşamımız savaş degil, sanat idealleriyle dolsun.

Ekim 2006

 

 
 

 

NUH’A  BEŞİKLER... HAVVA  ANA ve DÜNKÜ ÇOCUKLAR

İnsan toplulukları yaşadıkları süreçler boyunca  edindikleri bilgi, inanç ve davranışlar bütünü ile kendilerine özgü bir yaşam tarzı geliştirmişlerdir. Kültür denilen bu ruhsal ve maddi bütünlüğün kapsamında dil, örf ve adetler, yasalar, kurumlar, görsel işaretler, sanat yapıtları,  teknik aletler  gibi insana ait değerler vardır ve bunlar her toplumun özgünlügüne göre değişirler. Dolayısıyla kültürel yapılanmaları farklı biçimlerde süregelen bütün halkların, gerek kısa, gerek uzun olsun bir geçmişlerinin olduğu yadsınmaz bir gerçektir. Bu anlamda Dünya tarihine objektif açıdan bakıyorum diyen herkesin, yer kürenin en küçük kavimlerini bile eşit şartlarda görmesi gerekli ve bir o kadar da insani bir davranıştır.

Genel anlamıyla evrensel kültürün parçalarını teşkil eden halkların farklı kültürleri, sosyal dengenin korunması için her koşulda varlığına saygı duyulup korunması gereklidir. Hiç bir toplum kendi kültürel yapılanmasını başka topluma dayatma hakkına sahip olmamalıdır. Ancak, gönüllü temelde karşılıklı etkilenme, doğanın ve insanın yaşam yasalarına en uygun olandır. Her toplumun kendine ait bilgilerden, inançlardan, ahlaktan, sanattan, yetenek ve geleneklerden oluşturduğu  karmaşık bütünlük o toplumun kendi kültürüdür. Ona dışarıdan müdahale edilmesi durumunda bu kültürel bütünlügünü müdafa etmek durmunda kalır. Bu güne kadar toplumsal trajedilere yol açan savaşların bir çoğunun bu nedenden  kaynaklandığını tarih bize göstermiştir.

Ancak, ögretilmeye çalışılan tarihin  tam bilimsel bir misyonun sahibi olduğu söylenemez. Arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkan kalıntılardan yola çıkarak, objektif bir tarih bilincinin oluşması gerekirken, tam tersine inkar ve çarpıtmalara gidilmektedir. Öyle ki; bu gün yok olmakla karşı karşıya bırakılan kimi kültürlerin olduğuna ve hatta bazı uygarlıkların sadece kitaplarda ismi ve müzelerde bir kaç kalıntısı kaldığına şahit olmaktayız. Oysa onların devamı olan günümüzdeki kimi topluluklar, kimilerinin uğursuz emelleri yüzünden atalarının kültürlerini sürdüremez duruma gelmişlerdir. Tarih boyunca insan topluluklarının arasında süregelen dadaşmalar dünyamızın zenginliği durumundaki kültürlerin yok olmasına neden olmuş ve halen bu durum devam etmektedir. Kah birinin diğerine üstünlük taslaması, kah birinin diğerinin ülkesini işgal etmesi ve kimi zaman da inançsal çatışmaların sebep olduğu kültürel yok oluşlar, günümüz dünyasının kanayan yarası durmundadır. Hemen hemen her kıtada, her ülkede bunlar yaşanmış ve yaşanmaktadır.

Üç yüz – beş yüz yıl önce Amerika kıtasında yaşayan yerli topluluk kültürlerinin yok olmayla karşı karşıya gelişi  buna gösterilebilecek örneklerden biridir. Peki tarihçiler burada yaşanan kültür ve insan katliamını nasıl  ve ne kadar doğru gelecek nesillere aktaracaklar, ya da şimdiye kadar nasıl aktardılar? Bu gün bir kaç tapınağı kalan inka ve maya uygarlıklarının devamı olan insanlar kendi özgün kültürlerini mevcut şartlarda ne kadar sürdürebiliyorlar? Her ne kadar taraflı tarihçiler bunu gizlemeye çalışsalar da yine bir takım gerçeklerin gizlenemeyeceği ortadadır. Yani  kısaca gizlenemeyen bir gerçek olarak; Amerika kıtası Avrupalı klasik sömürgecilerce keşf edildildikten sonra işgal edildi. Yerliler, yurtlarına giren bu yabancılara karşı uzun zaman direndiler, ancak yenildiler. Sonuçta horlandılar, aşağılandılar ve kültürlerinden uzaklaştırıldılar. Bu insanlık adına bir tarjedidir.

Buna benzer trajik bir tarihi süreç de Mezopotamya ve Anadolu topraklarında yaşanmış ve hala yaşanıyor. Tam bu noktada tarihle yüzleşmek; insani, ahlaki ve sosyal açıdan zorunlu bir davranıştır. Tabii ki yüzleşmesi gerekenler varsa onlar da insan ve kültür katliamını yapan sistemlerdir. Biz topraklarımızda yaşanmış ve yaşanmakta olan talan ve inkar politikalarını net olarak görmekteyiz. Hem biyolojik, hem ahlaki, hem kültürel ve hem de sosyal açıdan ortaya çıkan fotoğraf böyledir. Dolayısıyla bugünkü tc sistemi herkesi Türklük denilen kavramın içine hapsederken hangi kültürel bütünlük içinde böyle bir söylemi kullandığının açıklamasını yapamaz durumdadır. Mevcut çıkmazını, Kürtleri  ‘Karda yürürlerken  kart kurt sesleri  çıkaran dağlı Türkler ’ gibi bilimden uzak komik tanımlamalarla sürdürmektedir. Bir kavim olarak Türklerin elbette kendilerine ait kültürlerinin olduğuna inanıyorum. Ancak anlayamadığım ve hatta komik buldugum bir şey vardır; o da, kendi deyimleriyle yaklaşık bin yıldır Anadolu’ya girdiklerini söylemelerine rağmen nasıl oluyor da birden bire bu topraklarda önceden beri yaşayan herkes Türk oluverdi. Ya da başka akla gelen şeylerden biri olarak; Türk kavmi yukarı Mezopotamya ve Anadolu topraklarına girdiği zaman, buralarda çeşitli insan toplulukları yokmuydu ? sorusu olabilir. Bunun cevabını bulmak çok zor değildir, tarihçiler çarpıtmalar yapsalar bile, bu toprakların her karışında karşımıza çıkan kalıntılar bir çok uygarlığın buralarda mevcut olduğunu kanıtlamaktadır. Her ne kadar bunlar tahrip edilmiş veya ortadan kaldırılmaya çalışılmışsa da, geçmişin izleri yok edilememiştir. Büyük Kürdistanlı şair Ahmet Arif’in  ‘‘Havva anan dünkü çocuk sayılır’’ mısrasında özetlediği gibi; bu toprakların bir uzun uygarlık geçmişlerinin olduğu kesindir. Dolayısıyla bizler, bu geçmişin hangi mantıkla inkar edildiğini açıklamak ve her kese kavratmakla yükümlüyüz. Havva ananın daha dünkü çocuk sayıldığı Anadolu ve Mezopotamya topraklarına, kendine ‘Türk’ diyen kavmin girişi  bin yıla yakındır. Bu süre  Nuh’a beşikler vermiş kadar eski geçmişi olan topraklarda kısa bir kesit olur. Binlerce yıl, yüzlerce uygarlık mirasının oluşturulduğu coğrafyamızda kültürlerarası geçişler elbette olmuştur. Hatta bazı dönemlerde savaşların verdigi tahribatlar sonucunda  kimi kültürlerin geriledigi de görülmüştür. Ama hiç bir zaman tamamıyla yok olmamıştır  ve her kültürün ardılı olan topluluklar kendi kültürel geleneklerini bugüne az veya çok ölçüde taşımışlardır. Durum bu kadar net ortadayken; bir kültür mozaiğinin hakim olduğu coğrafya parçasına fetihler düzenleyip oranın geçmişini inkar etmek hangi ruh halinin ürünü olabilir ? diye düşünmek ve tartışmak gerekir. Bu gün herkesi Türk olarak gören kesimlere ve tarihçilerine soruyorum;  siz, madem buralarda yaşayanlar ezelden beri ‘Türk’ düler diyorsanız, o halde neden ‘fetihlere’ gerek duydunuz? Neden ve kiminle savaşma gereği duydunuz? Bana göre tek bir açıklaması var o da; sizin şerrinizden kendilerini korumaya çalışan yerli halklarla savaşmanızdır. Gelinen sonuç bunun en iyi delilidir.

Sizlere soruyoruz; eger dediğimiz gibi değilse, o halde halen izleri silinmemiş olan onlarca kültür ve halklara ne oldu. Asuriler, Ermeniler, Rumlar  ve daha nice topluluklar bu toprakların gerçek sahipleri değilmiydi ? Bunları yok edilmekle karşı karşıya getirdikten sonra Kürtleri de aynı akibete getirme niyetiniz zaten ortadadır. Ama kürtler, bu uğursuz projelerinizi bedeller ödeyerek ters yüz etmeyi mutlaka başaracaklar ve yok edilmeye yüz tutan kardeş halkların kültürleri yeniden filizlenecektir, buna kesin inanıyorum. Çünkü derme çatma bir yapının uzun yaşama sansı yoktur bu bilimsel bir sonuçtur. Türk kültürü denen yapılanma da buna benziyor. O bir zorlamadır, yamalı bir bohça gibidir, baskılarla,  korkuyla, yasaklarla oluşturulan ruhsal ve sosyal bir şekillenmedir. İpi çekildiğinde darmamdağın olacağı bir sonuca doğru gidiyor. Bunu ne Kemalistler, ne de Osmanlılar önleyebilir. Keşke zorlama yapılanmalar yerine herkesin kendi kültürel yapısıyla kendini içinde bulacağı bir şekillenme olabilseydi. O zaman bu kadar toplumsal trajedi ve sancılar yaşanmazdı. Bu sistemin savunucuları halen mevcut yapıyı yaşatmak için sahte kılıflar uydurmayı sürdürdükleri  gibi, zorla bir arada tutmanın en ilkel araçlarını kullanmaya devam ediyorlar. Yüz yıldır böylesi bir sosyal yapılanmaya mahkum edilmiş insanların ruhsal şekillenmesi bir çok açıdan ve her an  tajik sonuçlara gütürebilecek bir niteliktedir. Ve kültürlerin inkarı üzerine kurulmuş olan bu sistemin kendini ayakta tutması için insanlara yaptırmayacağı çılgınlık yoktur. Her şeyden önce onları tahammül denen erdemden yoksun bırakmıştır. Herkesi Türk gören bir analyışın ürünü olarak, diğer kültürlere tahammül etmeyen ırkçı bir güruh yaratmak sistem için en kolay bir yöntem haline gelmiştir. Öyle bir durumdur ki bu; söz konusu kesimler şunu diyebiliyorlar;  ‘hepimiz kardeşiz,Türküz, müslümanız’ Bu söylem inkar sisteminin yapılanmasındaki temel felsefenin özetidir. Bu, Anadolu ve Mezopotamya topraklarında binlerce yıldır süregelmiş farklı inanç ve kültürlerin taşıyıcısı durumundaki halkların haklarına hiç bir saygı gösterilmeden, onlara rağmen verilmiş bir karardır. Yani herkese şunu söylemeye çalışıyorlar; Sen Türksün ve müslümansın ve olmak zorundasın. Böyle olunca da  diğer inanç toplulukları olan hrıstiyanlar, aleviler, ezidiler, ateistler, zerdüştiler, islam olmadıkları için sistemin içinde kendilerini ifade edemezler. Diger tarafta Kürtler, Lazlar, Ermeniler, Asuriler,  Rumlar ve daha nice topluluklar Türklükle alakaları olmadığından  ırka dayalı bu sistemle bütünleşemezler. Nitekim seksen yıllık mantığın geldigi sonuç ortadadır. Şimdi bunu sürdürmenin ne gibi mantıklı bir gerekçesi olabilir?

Bazen, kendine kemalistim diyen kimi insanlarla tartıştığımda; aslında Kemalizm’in gelmek istedigi sonuç bu degildir diyorlar. Onlara soruyorum; peki coğrafyamızda bu kültür talanını yapan seksen yıllık anlayışın sahipleri kimlerdir ? Nerdeyse arabaların kornalarıyla bile kemalistliğin ispatlanmaya çalışıldığı bir ülkede, seksen yıllık trajedinin suçlusu aranıyorsa burda bir terslik yokmudur? Kemalistler, adına ‘cumhuriyet’ dedikleri rejimi kurarlarken ve bu kelimenin başına Türk veya Türkiye sözcüklerini koyarlarken,  doğacak sonuçları bilmiyorlarmıydı? Ya da ‘Türk’ kelimesinin kendi deyimleriyle Orta asyadan gelen bir kavmin adı olduğunu bilmiyorlarmıydı ? Bu durumda; müslüman ve türk olmayan  toplumların, ulusların böylesi cumhuriyetle çelişkilerinin olmaması mümkün müdür ? Şimdi bunun tersi olarak Kürtler veya başka bir ulus böyle yapsaydı; Türkler kabul edermiydi ? Kemalistler eğer dürüst olduklarını söylüyorlarsa bu soruları cevaplarken biraz tarihi gerçekleri araştırmaya meyil gösterirler.

Sonuç olarak;

Bizler, ‘Türklük bir üst kimliktir’ söylemlerini çok duyduk, siz bırakın bu sloganları da realiteye bakın. Sisteminiz öyle ırkçı bir mentalite yaratmış ki neredeyse en aydın kesiminiz ‘Türkiyelilik’ kavramını bile kabul etmez duruma gelmiştir. Bunu kabul etmemenin yolu nereden bakılsa; ‘herkes Türktür’ söylemine çıkar. En büyük gazetenizin başındaki ‘Türkiye Türklerindir’ sloganı herşeyinizi ortaya koyuyor.

Bin yılların mirasının talan ve inkarı üzerine kurulmuş olan sisteminiz dünyadaki tek örnektir. Bunun dışında bir pratiğiniz varsa bize gösterin. Kişi olarak halkların lehine olan bir icraatınızı görmüş değilim. Ama  şuna içtenlikle inanıyorum ki bir gün mutlaka bu topraklarda kaybedilmeye çalışılan ya da üstü örtülen kültürler tekrar boy vereceklerdir. Halklar mozaiğinin tekrar topraklarımızı şenlendireceği günler uzak değildir. Bu günler geldiğinde tarihin sahnesinde utanması gerekenler olursa; onlar da halkların gelenek ve kültürlerini yok sayan  ve onları talan edenler olacaktır.

Ekim 2006

 

 
 

 

KOZMİK ZAMANDA MİTOLOJİK İZDÜŞÜMLER

Resimlerimdeki şekil ve işaretlerin çoğuna günlük hayatta belki sıkça rastlarsınız ve çoğu size basit gelebilir. Ancak, onlar benim resimlerimde gerçek kimliğine kavuşurlar. Ben onların tarihsel süreç içindeki öykülerini görsel bir dille aktüalize etmeye çalışıyorum.

M. ZAHİT EKİNCİ

Uzun zamandır Hamburg kentinde sanat çalışmalarını sürdüren ve birçok şehirde resim sergileri açmış olan Kürt ressam Nuri Aslan ile son çalışmaları üzerine konuştuk. Aslan, 'ruhsal anlamda kozmik boşluğa kendinizi atarsanız mutlaka birşeylerle buluşursunuz. Tıpkı bilim kurgu filimlerindeki gibi, geleceği tasvir ederken, geçmişi de hayal edebilirsiniz" diyor.

Doğrudan başlayalım, tarihte bilinen sanat akımları çerçevesinde resimdeki yöneliminizi öğrenmek istiyorum.

Her kafadan bir sesin çıktığı, her sistemin kendi borusunu öttürdüğü ve adına modernizm denilen bu dinamik yaşam içinde, her olguyu çözümlemek ve onu tanımlamak kolay değil. Adına sanat denilen yaratıcı üretimin bilinebilen tarihinde onlarca, hatta yüzlerce akım ortaya çıkmıştır. Arkaik sanattan klasiğe, Klasizm'den Romantizm'e, Romantizm'den Modernizm'e, Modernizm'den Postmodernizm'e kadar, ara akımları da sayarsak say sayabildiğin kadar. Bugün üreten birçok sanatçının yapıtları şu ya da bu akımın çerçevesinde değerlendirilebilir, ama beni asıl yönlendiren şey yaratıcı gücümdür. Onu kullanabildiğim en son sınırına kadar kullanmaya çalışıyorum. Bunun en iyi göstergesi resimlerim olsa gerek.

Resimlerinizde ağırlıklı olarak geometrik şekiller, çeşitli işaretler ve semboller kullanıyorsunuz. Tüm bunlar ne anlam ifade ediyor? Ya da bir nedeni var mı?

Bir ressamın resimlerini oluşturması için teknik, düşünsel, biçimsel birtakım şeylere ihtiyacı var. Burada özellikle düşünce ve biçim çok önemlidir. Biçimi belli bir düşünsel ve felsefi alt yapıya göre kurarken, resmin kendini var etme olgusunu her zaman ön planda tutuyorum. Kullandığım geometrik şekiller, sembol ve işaretlerin hem kendi başlarına, hem de kompoze ettiğim resmin bütünlüğü içinde bir anlamı var. Genel anlamda resimlerin anlaşılması için oluşturduğum bu resim serisine "Kozmik Zamanda Mitolojik İzdüşümler" adını koydum. Bu seri aslında bundan önce oluşturduğum "Mezopotamya Ezo" serisinin devamıdır diyebilirim. Bu bir bakıma ilk insanın doğayı, evreni tanıması ve onun içinde yer alan her nesneye kendince anlam yüklemesi ve onu belli işaret ya da sembollerle tasvir etmesinin öyküsüdür.

Çoğu resimde ilginç şekil ve işaretler kullanıyorsunuz. Mesela karanlığın merkezinde yıldıza, güneşe ve aya benzer şekiller...

 Bu şekiller tarihsel, ruhsal ve fanatik düzeyde inançsal şeylerdir. Örneğin resimlerimde sıkça gördüğünüz sekiz uçlu yıldız bundan dört-beş bin yıl önce Mezopotamya uygarlıklarında (Sümer, Babil, Asur, Med) Tanrıça İştar (Star, Astarte, İnnana) ve güneş tanrısı Şamaş'ın sembolü olarak kullanılırdı. Hilal şeklindeki işaret ise ay tanrısının sembolüdür. Bu uygarlıklarda bunlara benzer birçok işaretlerin varlığını rölyefler aracılığı ile öğrenebiliyoruz. Elbette şimdi fiziki olarak beş bin yıl öncesi dönem yaşanamaz, ama ruhsal anlamda kozmik boşluğa kendinizi atarsanız, mutlaka bir şeylerle buluşursunuz. Tıpkı bilim kurgu filmlerindeki gibi, geleceği tasvir ederken geçmişi de hayal edebilirsiniz. Bir resmimde Babil kralı ile Asur kralı arasında geçen ve tarihin ilk antlaşmasını gösteren rölyeften esinlenerek, onları bir mekan içinde yeniden kompoze ettim. Fantazimdeki bu mekan, kanatları çivi yazısı ve sembollerle bezenmiş ve karanlığa açılan bir saray kapısıdır.

Peki nedir karanlığa açılan bu pencere?

 Kozmik boşluk, kozmik zaman ve kozmik mekan bunlar bir bütün olarak sonsuzluğun ifadesidir. Belki de bir sınırı vardır, ama insanoğlu henüz bunu keşfetmiş değil. Şimdi 5 bin yıl öncesini bile tahmini olarak keşfetmiş bir insanlığın, evrenin bu dev bilmecesi karşısındaki düzeyi ne olabilir ki? Öyleyse bu insanlık, evrenin karanlığına pencereler açmalı ve bu karanlık boşlukta yüzen nice bilinmeyenlerin olduğunun bilincine varmalı diyorum. Çağın bir ferdi olarak, insanın 5 bin yıllık bilindiği sanılan tarihiyle ilgilenirken, Kozmik boşluğun ürpertici derinliğinde, sıfırların yetmediği sayılarla ifade edilmeye çalışılan yılların tüketildiğine inanıyorum. Bu pencereler sonsuz zamana açılan pencerelerdir.

 Genellikle Kürt sanat ortamında çalışmalarınızı sürdürüyorsunuz. Kürtlerde sanatsal düzeyi yeterli buluyor musunuz?

 Kuzey Kürtlerinin son otuz yılda yakaladıkları siyasal düzey kesinlikle tartışılamaz. Tabii bu düzeye bir çok bedel ve emek verilerek gelindi. Bu bedel emektir, eğitimdir, yaratım çabasıdır, kurumlaşma çabasıdır, araştırmadır vs. Bizde eksik olan bu sıraladıklarımızdır. İyi niyetle, bilime dayanmayan emekle, yaratıcılığa yönelmeyen çabayla, sanatımızda ilerleme olmaz. Reçete ve slogan doğrultusunda üretilen şeylere de sanat denilmez, bunlar geçici araç olmaya dayalı üretimlerdir. Kürtlerin artık bu yönlü propagandif üretimlere ihtiyacı yoktur bence. Yıllardır bu yönlü üretim yaparak sanat yaptıklarını sananlarımız! Lütfen artık fayda getirmeyen bu durumdan sıyrılın! sanatın vakti çoktan geldi diyorum. Davul zurna eşliğinde oyun oynamanın, elini kulağına atıp stran okumanın dışında da sanat dallarının olduğunu ve sanatımızın gelişme yolunun asıl bunlardan geçtiğini unutmayalım. Benim geleneksel olan halk oyunlarımıza ve dengbêjlerimize, bir diyeceğim yoktur, ama kalkıp bütün sanatımızı bunlarla sınırlarsanız, o zaman dünya ölçekli sanatı unutun derim. Kürt müziğinde de, halk danslarında da, çağa uyarlanacak çok şeyler var. İşte sanat, bu yapılacak çok şeyi yapmaktan geçer. Sen derneklerde her haftasonu, en yüksek dozda davul zurna çalarak bildiğin şeyleri sürekli tekrarlarsan, bundan yerli de, yabancı da bıkar. Kürtlerde sanatın gelişmesi için büyük olanak ve malzeme var, ama eksikliklerimizden dolayı bunları değerlendirememe durumu sözkonusudur.

 Yaşamınızı sanattan sürdürebiliyor musunuz? Ne gibi zorluklar yaşıyorsunuz?

Resime ilgi duyduğum çocukluk dönemimden, üniversite eğitimimin sonuna kadar; yakın çevrem ve ailem, yeteneğimi takdir etmelerinin yanısıra, bu meslekte ekmek parası olmadığını hatırlatmayı da unutmazlardı. Aslında ben bunun bilincindeydim, ama her şeye rağmen, dikkate aldığım tek bir şey vardı, o da, benim içimdeki 'ben'di, yani özgür iradem. Bu gün 40'lı yaşlardayım ve halen o irade ile yaşıyorum. Trajik bir yaşamım oldu, aç kaldım, evsiz kaldım, parasız kaldım ama şairin dediği gibi 'terketmedi sevdam beni'. İşte ben de bir sanat sevdasıdır tuttum gidiyorum. Gönül isterki, sosyete sanatçıları gibi 200 metre karelik atölyem olsun ve en kaliteli malzemeler kullanayım. Ama bunlar yok diye umutsuz da değilim, 9 m. karelik yerde, koca evrenin boşluğunda dans eder gibi coşkuluyum.Üretme anları kolay değil, biraz tiyatroya benzer bir yön vardır resimde. Ne yapar tiyatrocu? Önce senaryosunu bulur ve ezberler, sonra sahnesini bulur dekore eder ve sonra seyircinin karşısına çıkar oyununu oynar. Bir ressam ne yapar? daha doğrusu, ben ne yapıyorum? Bazen beni yakından tanıyanların 'yahu Nuri sen resmi bıraktın mı yoksa' dedikleri bir duruma kadar gelebiliyorum. Aslında, insanların boş geçiyor sandıkları süreçler, benim için cebelleşme süreçleridir. Bu arada okuyor, inceliyor, düşünüyor, umutsuzluğa kapılıyor, kızıyorum vs., ama sonuçta bir üretim sürecine giriyorum. Tabii bu üretme anları kolay değil. Karalıyorsun, tatmin olmuyorsun, bırakıp bir hava alayım derken, bu kimi zaman günlerce hava almaya dönüşüyor. Her resmin bitimi, diğer resmin başlangıcı oluverir ve bakarsın bir sergilik resim yapıvermişsin.

21 Eylül 2003, Özgür Politika

 

 
 

 

RESİMLERDEKİ MEZOPOTAMYA

‘Kültürüm, tarihim ve coğrafyamın inkarında büyük payı olan Avrupa'da ve bu onemli ülkesinde, onlara kültürümü sahiplendiğimi, sanat diliyle hatırlatıyorum ve 'Mezoptamya Ezo' diyorum.’

ÜMİT KAYDU / HAMBURG

Hamburg'da düzenlenen 'KUNST ALTONALE 2001' (Altona Sanat 2001) adlı sanat festivaline, Kürt sanatçı Nuri Aslan da 15 resmiyle katıldı. Hamburg'un en önemli sanat festivali olan, 'Kunst Altonale 2001' adlı festivalde bir ay boyunca resim, heykel, müzik ve film gösterimi yapılacak. Aslan, yeni resim sergisini, kendi ana dili olan Kürtçe'nin Dımıli lehçesinde 'MEZOPOTAMYA EZO' (Mezopotamya Benim) olarak adlandırdı. Son iki yılda yaptığı resimlerinde, Mezopotamya'nın mitolojik tarihini işlemiş olan sanatçı, resimlerini ilk kez bu festivalde sergiliyor. Aslan'la çizdiği Mezopotamya resimleri ve sanatı üzerine görüştük

Sayın Aslan, son çalışmalarınıza neden 'Mezopotamya Ezo' adını koydunuz?

‘Mezopotamya Ezo', yaratımlarımın adı olmanın yanı sıra, aslında 'ben varım, var olacağım' deyişinin de adıdır. Rahatlıkla söylenebilecek ve kanıtlanabilecek birçok şeyin kaynağı Mezopotamya dediğimiz coğrafyada boy vermiş ve gelişmiştir. Yeter ki, insan bu coğrafyada varolan her tür yaşamsal şeyi ve mevcut doğal konumlanışı iyi tanısın veya özümsemeye çalışsın. Bunun sonucu, her alanda gelişmelerin olacağına inanıyorum. Sanatsal çıkışların kaynağı da, bu çerçevede düşünülebilir. Resimlerimde bu yönlü bir çalışmayı yürütmekteyim. Aslında salt resim olgusundan ziyade, burada bir etkilenişin, bir kendi özüne dönüşün, derin felsefi ve tarihsel sorgulamanın, günümüzdeki görsel anlatımıdır benim çalışmalarım.

"Mezopotamya Ezo" yani "Mezopotamya Benim!" bir çığlığı, başkaldırıya dönüştürmenin adı demektir. Resimlerimde başkaldırı: Çizgidir, renktir, ışıktır, kontrasttır vb. görsel öğelerdir. En önemlisi de, tüm bu araçları kullanarak bir şeyleri göstermek ve hatırlatmaktır. Kültürüm, tarihim ve coğrafyamın inkarında büyük payı olan Avrupa'da ve bu önemli ülkesinde, onlara kültürümü sahiplendiğimi, sanat diliyle hatırlatıyorum ve "Mezoptamya Ezo" diy

Sanatta evrensellik nedir sizce?

Evrensel olan sanattır, yerel olan ise sanatçıdır. Bence, bunun tersini düşünmek bir nevi zorlama olur. Sanatın birçok dalında, örneğin resim, müzik, tiyatro vb. şeyler Dünya’nın hangi ülkesindeki sanatçılar tarafından yapılırsa yapılsın, evrensel etkileme gücünü taşırlar ya da evrensel olarak anlaşılabilir ortak bir dil oluştururlar. Bugün, bir Kürt ressamı olarak, nasıl bir 'İnka' ressamının yapıtını çözümleyebiliyorsam, bir İnka ressamı da, benim resmimi çözümleyebilir. Burada ortak olan dil renktir, çizgidir, kurgudur. Sanatta yerel olan tek şey, sanatçının işlediği temadır ve bunu, sanatçının, içinde yaşadığı sosyal yapılanmanın yansıması olarak görmek gerekir. Her sanatçı, kendine özgü bakışıyla bir şeylere vurgu yapar. Kimileri slogancı, kimileri öykücü, kimileri de çok soyut vurgular yapar. Tabii ki bir de, bunların hepsini aşan sentez durumu vardır ve ben resimlerimde bu sentezi kurmaya özen gosteriyorum. Bana göre önemli olan, evrensel anlatım araçlarıyla, kendi öz kültürümüzün tarihsel boyutunu, bütün dünyaya görsel dille anlatabilmektir.

Resimlerinizde neden Mitolojik öğelere ağırlık veriyorsunuz?

Resimlerimde mitolojik öğeleri kulanmamdaki sebep, aslında onları bir araç olarak görmemden kaynaklanıyor. Yani bir temayı vurgulamada, sembol veya simgesel birtakım şeylere her zaman ihtiyaç duyulur. Resim yapan kişi bu şeyleri, görsel estetik yönünde en iyi şekilde işlerse, ortak bir sanat dilini yakalayabilir. Daha önce bazı yazılarımda Mezopotamya mitolojisinin ve diğer mitolojik görsel öğelerin, sanatçılara büyük esin kaynağı olduğunu, keza modern sanat akımlarının, bu kaynaktan beslendiğini yazmıştım. Burada tekrara girmeden şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Mezopotamya’nın mitolojik figürleri ve kutsal sembolleri, benim resimlerim için zengin bir kaynaktır, derine indikçe, ufkum genişliyor ve yaratıcılığım daha da artmış oluyor. Kullandığım renkler, çizgiler ve figürasyonlarla, o gizemli tarihin evreninde, kendimi binlerce yıl öncesinde yaşamış gibi hissediyorum. Fiziksel olarak 2001'de, ruhsal olarak beşbin yıl öncesinde; tanrıların, tapınakların ve filozofların dünyasında dolaşıyorum. Sanatta geçmiş ile geleceği buluşturmak, biraz fantazi, bilgi ve estetik sunu yeteneği gerektirir. Bu noktada ben mitoloji ile buluşuyorum.

 2001, Özgür Politika

 

 
 

   

SANATIMIZDA CESARET OLMALI

1959, Dersim Hozat doğumlu. Resime olan ilgisi, ilkokul yıllarında başlamış. Lise yıllarında resim yeteneğinin bir hayli gelişkin olduğunu farkedince, resim üzerine yoğunlaşmaya karar vermiş. O yaşlarda devrimci önderlerin, şehitlerin resimlerini yaparken, bir yandan da sanatla daha yakından ilgilenmeye başlamış. Çok sonraları, 26 yaşında İzmir Güzel Sanatlar Akademisi öğrencisi olmuş. Dört yıllık eğitimin bitiminde girdiği asistanlık sınavlarını başarıyla kazanmasına rağmen, siyasi nedenlerle göreve başlamadan okuldan uzaklaştırılmış. Sanat eğiliminin, ilk başları modern sanat üzerine yapılan “burjuva sanatı, ya da ilerici bir sanat” tartışmaları üzerinde şekillendiğini söylerken, ulusal süreçle birlikte sanat anlayışında da gelişmeler, değişiklikler kaydettiğini dilegetiriyor.

Eylül 1997 / Özgür Politika / MESUT DOĞAN

Kürdistan’da, özellikle doğa ile iç içe yaşamanın getirdiği bir etkileşimden olsa gerek, birçok sanat dalında önemli sanatçılar ortaya çıkmış. Senin resime yönelişinde yaşadığın coğrafyanın, kültürün ne kadar etkisi oldu. Yoksa yakın sosyal ilişkilerden mi, resime ilgi duydun?

Bir takım etkileşimler yaşadım tabi. Resime yönelmede coğrafyayı önemli bir etken olarak değerlendirmemiz mümkün. Bunun yanı sıra yaşanılan kültür ve sosyal çevrenin de sanatçılar üzerinde etkenliği vardır. Bunu tam olarak resim sanatına indirgemek biraz zor, ama resimde kullanılan renklerden yola çıkılarak hangi kültürden etkilendiğini söylemek mümkündür. Çölde yaşayan insanların yaptığı resimler çok dingin ya da monokrom renklerle doludur. Alabildiğine yeşil bir coğrafya insanının yaptığı resimler ise, zinde ve cıvıl cıvıldır. Bu gözlemi tamamı ile kalıplaştırmak mümkün değil. Yaşımın yarısı kadar bir dönemi Kürdistan’da yaşadım, ama Kürdistan çoğrafyasındaki güzellikler benim resimlerimde pek görülmez. Hamburg’da açtığım ilk sergiye gelen insanlara önceden şunu söyledim; “Ben bir Kürt sanatçısıyım ama benden, ille de Kürt motiflerini yapmamı beklemeyin”. Yaşadığımız yöreleri tanıtan resimlere değil, resim sanatına yönelik kavramsal bakmaya çalışmalıyız. Yalnız ağlayan bir çoçuğu, Kürdistan’da yaşanan bir dramı anlatan resimler değilde, Kürdistan resmini tayin edebilecek resimler yapılması gerekiyor. Bu gün bir savaş süreci yaşıyoruz, binlerce şehidimiz var. İnsanlarımız o acıyı yakından hissedebiliyor. Resim sanatı ile, bunları daha farklı bir dille anlatmak gerekiyor. Örneğin, gerillanın yaşam koşullarında bulunup o yaşamı fotoğraflamanın dışında, öznel bir tarzla anlatmak mümkün. O öznelliği toplum içeriside de yaratabiliriz. Bu nasıl bir öznellik olabilir? O topluma has bir kişilikse zaten o renklerden, şekillerden ve gölgelerden yansıyacaktır. Sanatı, toplumsal sınırlara hapsetmek kadar, ulusal sınırlar dışına çıkarmak da çok zor. Bence, her ikiside olmalı. Bir Kürdistanlı ressam çıkıp da “ben ille de Kürdistan’ı yansıtacağım” derse, bu yapaylık olur. Var olana biraz içsellik vermeli ve yaşadığını oraya dürüstçe yansıtması gerekiyor. Ressam olarak duygularını yansıtmak istiyorsa, kendini tuvaline yansıtmalı. Zorlama belki şurada olabilir. Perspektifini genişletip dünya sanat tarihini incelemesi, geçmişte ve günümüzde neler yapılmış, bunlara bakması gerekiyor.

Resimlerinde simgelerin yanında yoğun bir imgesellik gözleniyor. Onların arasında insanları göremiyoruz. Renklerin hüzün ve melankolik bir hava taşıyor. Bunun nedenleri nedir?

Bence, resimlerimdeki mesajlar önemlidir. Yaşadığım coğrafya, özellikle son dönemlerde Ege bölgesi oldu. Orada antik Ege uygarlığından etkilenmem sözkonusudur. Diğer yandan, eskiden beri hüzün ve melankolik duygularla yüklüyümdür. Eski ve yeni yapıları bir arada gördüğüm zaman hüzünlenirim. Ama bu hüzün bana yaratıcılık veriyor. Yoksa içine kapalı, dünyaya küsme olayı değil. Hüznü bir yaşam biçimi haline getirmedim, onu pervasızca gelişen teknolojiye bir tepki olarak kullanıyorum. Özellikle sarı serisi resimlerimde bunu açıkça görmek mümkün. Günümüze ait bir mimari öğe, bir kullanım nesnesi ile geçmişe ait yaşamsal mekanların tek tual üzerine yansıtılması bence önemli bir mesaj niteliğindedir. Bu mesaj çirkinlik ile güzellik, soğuk ile sıcak, sanatsal ile sanatsal olamayan arasındaki çelişkiyi orataya koyuyor. Buda bir tenkittir. Yani günümüzde nasıl bir tenkitle cevap verilebilinir, bunun sorusuna ait cevaplar arıyorum. Bize rağmen gelişen bir teknoloji var. Yararımıza olan bir şeydir fakat, kimi zaman bizim kontrolümüzün dışına çıkıyor. O zaman bizim yaşadığımız mekanı yaşanmaz kılıyor. Aynı zamanda onu yaratan insanın, daha güzel yaşanılması gereken mekanını tahrip ediyor. Evet resimlerimde insan yok, ona ait sadece yaşamsal mekanlar var. Bence o da önemli bir şeydir. Pek çok kez bu soruyla karşılaşıyorum. Oysa ben resimlerimde zaten onu sorguluyorum. “İnsanı neden göremiyorum?” sorusudur. O sorunun cevabını siz kendiniz bulun diyorum. İnsanın resimlerimde olmayışının tek nedeni, insanın, yaşamını yaşanmaz kılması tutumuna karşı bir tenkittir.

Resimlerinin, izleyenler tarafından etken değilde edilgen bir yaklaşımla alğılanması gerektiği biçiminde bir anlayışın var. Bu, sanat anlayışının tümünü kapsıyor mu?

Evet. Kesinlikle kapsıyor. Bence, bütün sanat dalları için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Sıradan bir seyrin dışında, arayan, sorgulayan bir bakış gerekiyor. Bunun tarihte pek çok örneği var. Kübistler, expresonistler gibi sanat akımları bunu çok yoğun yaşamıştır. Kübistler, tarihte önemli bir dönüm noktasına sahiptirler. Rönesanstan günümüze altıyüz yıllık bir geleneği, on yıl içinde yıkabilen bir analayıştır. Aristokrat ve burjuva resimcilerine öyle bir çıkışla karşılık veriliyorki, eski resimlere ilgi duyan çevreler tarafından çok yoğun eleştirilere uğruyorlar. Ekolün önemli temsilcilerinden Picasso’nun, o döneme ait bir sözü var “Biz resimlerimizi bedenlerimizin gözleri ile değil, zihnimizin gözleri ile yapıyoruz” diyor. Bende, kübik resme ilişkin bir etkilenme yok ama felsefi anlamda; Picasso ve onun ekolündekiler, bence gerçek olan boyutu ortaya koymuşlardır. Altıyüz yıllık bir geleneğin bir çırpıda yıkılması ve Kübizm’in 19. yy başlarında güncelleşmesi, tamamen devrimci bir akımın gelişmesi ile ilgilidir. Kübizm devrimci bir akımdır. Zaten sanatta gerici ya da faşist akımların geliştiğini söyleyemeyiz, çoğunlukla devrimci gelişmelerdir. Sanat her zaman şiddetin karşısında, kardeşliğin yanında olan bir olgudur. Resmlerimde diyebileceğim şey, çok özel düzeyde bir mesaj değildir, genelde dünyanın dört bir yanında anlaşılabilecek bir tarzdadır. Kürdistanlı bir sanatçı olarak, böyle bir açılımın olması gerektiğine inanıyorum. Biraz cesur olamak gerekiyor. Açılım gerekiyor. Sanatçılarımız arasındaki diyalogların gelişmesi gerekiyor. Bizler günümüzde sanat konusunda bir hayli geriyiz. Bu yaşadığımız süreçlerden kaynaklanıyor olabilir. Geçmişimize yeniden yönelmemiz gerekiyor. Rölyeflerimizi, duvar kabartmalarımızı, heykellerimizi tanımak zorundayız. Tarihimizi çok iyi bilmeliyiz ki, geleceğimize umut ışığı tutabilecek bir şey gelişebilsin. Ortadoğu halkları üzerine günümüzde yeniden bir umut ışığı beliriyor, ancak, bunun beslenmesi için kültürün, sanatın gelişmeye ihtiyacı var. Her şeyin silahlı mücadele ile sonuçlandırılabilmesi mümkün değil. Asıl zorluklarımız ondan sonra başlıyor. Başkanın, Mazlum Doğan Spor Festivaline yolladığı mesaj, gerçekten hissetiklerimizi bize söylüyor. “Oradaki olanakları iyi değerlendirin”diyor. Buradaki kitlemizi iyi bir şekilde yetiştirirsek, her konuda yetişmiş çok iyi beyinlerle ülkemize geri dönebileceğiz. O yüzden mesajın çok iyi algılanması gerektiğine inanıyorum.

Resimle profesyonel uğraşmaya başladığın dönemde, ulusal mücadelenin de gelişmesi ile sanat adına bazı mentalitelerin değiştiğini söylüyorsun. Bu süreçten hangi boyutuyla etkilendin. Bu değişimi biraz açabilir misin?

Bendeki ulusal bilinç aileden etkilenmeyle başladı. Anne ve babamdan bizim Kürt olduğumuzu ve katliamlardan, acılardan geçtiğimizi sürekli dinlerdim. 1978-80 dönemlerinde edindiğim siyasi bilinçle, Kürt gerçekliğimi ortaya koyabiliyordum. Türk üniversitelerinde okumam, kendi gerçekliğimden uzaklaşmamı sağlayamadı. O hep içimde vardı ve onu bilinçli bir şekilde kullanmanın yollarını aradım. Akademi sınavlarında bana “neden İzmir’de okumak istiyorsunuz?” şeklinde bir soru yöneltilmişti. Ben de “Diyarbakır’da Akademi olsaydı orada okumayı isterdim” dedim. Bu cevap onları çok şaşırtı. Ulusal devrimci hareketin sağladığı şey şudur: bir ulusal ve sosyal dirilişin gerçekleşmesidir. Bu benim için önemli bir umut kaynağıdır. Devrimci sürecin ortaya koyduğu olanaklar büyük heyecanlar yaratacak olanaklardır. Bu heyecanı yaşamak lazım, bunu mutlaka başarmak gerekiyor. Kürtler kendini yeniden yaratıyor. Yeni bir yaşam ortamını yaratmaya uğraşıyor. Bu sürece gelmişken her yönüyle, sanatımızla, kültürümüzle, folklorümüzle, dünyaya kendimizi tanıtmalıyız. Sürgünde yaşamamıza rağmen, burada da güzel şeyler yapmamız gerekiyor. İkinci bir köleliği yaşamamalıyız. Burada da köleleştirilmek istenen bir halk oluyoruz. Kölelik zincirini ülkende kırıyorsun ama bir başka ülkede köleleşiyorsun. O zinciri burda da kırmak lazım. Bize burada da terörist diyorlar. Terörist olmadığımızı, mazlum bir halk olduğumuzu; bin yıllardır süregelen o zengin kültürümüzle, sanatımızla göstermemiz gerekiyor.

Devrim sanatı geliştirebilir mi, ya da sanat devrimin gelişmesinde etkin bir rol alabilir mi, Devrimci bir sanatın gelişmesi gerekiyor mu?

 Bu konuda daha çok değişik görüşler ortaya konulabilir.  Bence, devrimci sanatla, devrim arasındaki ilişki eş zamanlıdır. Yani, hepsi aynı anda gelişebilir. Çünkü devrim, tamamıyla mevcut sistemi yenilgiye uğratıp iktidarı elegeçirmek değil, sanatıyla, kültürüyle gelişme sürecini oluşturmaktır. Örneğin, Picasso’nun Guernica adlı bir tablosu vardır. Picasso o resminde, Guernica adlı bir kasabada, faşist ordu tarafından yapılan katliyamı betimlemiştir. Tamami ile politik çıkış içeren bir resim. Yıllar sonra o tablo, Naziler’in işgali altında bulunan Paris’te sergilendiğinde, Nazi subaylarının dikkatini çekiyor ve kim tarafından yapıldığını soruyorlar. Picasso’da onlara “Siz yaptınız” diyor. Bu devrimci bir çıkıştır. O, dünyanın en politik sanatçılarından biriydi bence, ama kendi ülkesinde yaşayamadı. Paris’te yaşadı. Acaba bizler, ülkede ya da metropollerde olsaydık; ne kadar ulusal devrimci hareketin yanında, ya da devrimci bir sanat çerçevesinde, kendimizi bir Kürt sanatçı olarak ifade edebilirdik. Bu çok önemli ve üzerinde düşünülmesi gerekli olan bir şeydir. Şimdi burada, belki ülkedeki kadar zor şartlarda yaşamıyoruz, o yüzden çok iyi şeyler yapmamız gerekiyor. Kürdistani kurumların gelişmesi çok olumludur. Dünyada az örneği olan bir şey: bir hareket savaşırken medyasını oluştursun, çok geniş bir alana yayın yapabilecek bir sisteme sahip olsun. Bu bir devletleşme sürecidir. Ama bunu tabela kurumları olmaktan çıkarmak gerekiyor. Avrupa’da hayata geçirdiğimiz bu kurumlaşmayı, her alanda geliştirip ülkeye dünüşü çok birikimli bir şekilde gerçekleştirmek gerekiyor. Bu kurumlarımızı sanki bir devletmişiz gibi her şeyiyle oturtmak zorundayız. Fırsatlar mevcut, şu anda devrim bununla iç içer ilerliyor. Bunu çok daha iyi yapabiliriz.                                                                              

Sanat ve kültür, verilen ulusal mücadele ile paralel yürüyebilecek bir alan olması gerekirken, bu sürece cevap verememe durumu var. Bu konuda neler söyleyebilirsin?

Sürece cevap verememe durumu, fırsatları değerlendirememeden kaynaklanıyor. Ulusal hareketin verdiği persfektifler oldukça önemli bir olay. Yaşadığı koşullar altında, gerilla, her yönüyle bizden ileri durumdadır. Bunun nedeni, orada bir inanç yoğunluğu vardır, diğer yandan bir fedekarlık ta yaşanıyor, savaşa endeksli bir fedakarlık. İstenildiği zaman yüzbinler sokağa dökülebiliyor. Ama bir resim sergisinde bırakın halkımızı, ancak tek tük aydınlarımızı görebiliyoruz. Onları da, kimi zaman zorla götürebiliyoruz. Bu çok önemli bir eksikliktir. Sanata ve kültüre yönelik ihmalkarlık olduğunu söylememiz mümkün. Sürecin çok gerisinde kalınıyor, ve cevap olunamıyor. Kurumlarımızı çok dengeli bir şekilde halka, aydınlara açmak gerekiyor.  

Resimde ulusal boyut nasıl yakalanabilir. Resimde ulusal anlamda bir yansıma olabilir  mi?

Dünyada pek çok ulus ve onların yetiştirdiği birçok sanatçı var. Sanat tarihine bakıp, bir ulusa ait sanatçı nasıl bulunabilir sorusunu nasıl cevap verilir. Örneğin bir resmin Fransız ressama ait olup olmadığını ben ancak altındaki imzasına bakıp anlayabilirim. Bu çok önemli bir durumdur. Çünkü, ortada çok zor anlaşılan bir olay var, resim nasıl ulusal olabilir gibi. Sanatçı kendi tercihi olarak ulusal nüveler, motifler kullanabilir; geçmişe ait çeşitli tarihsel, arkeolojik buluntular üzerinden bir şeyler yapabilir, günümüze ait motiflerle olabilir. Bu daha çok yöresel, folklorik resim tarzıdır. Buna karşı olmamak gerekir. Sonuçta çıktığı nokta, resmin kendi kendisi olmasıdır. Bu çok önemlidir. Evrende herşey yaratılıyor ve nesne olarak kendine bir yer buluyor. Görsellik boyutunda ele aldığınızda, resimin ulusal olup, olamadığı, insana bazı çelişkiler yaşatıyor aslında. Örneğin ulusallığımızı sarı, kırmızı, yeşil renklerle yansıtıyorsak, bu yeterli değil, çünkü onlar, aynı zamanda Afrika halklarının da ulusal renkleridir. Halkımızı ulusal boyutta etkileyen renklerdir ama bu yeterli değil. Motiflerimize gelince: Kürdistan halılarında, kilimlerinde soyutlanmış figürler vardır, onların antropolojik araştırmalarla çözümlenmesi gerekmektedir. Onlar çalışmalarımızda bize ışık tutabilir. Dünyada pek çok ressam bu tür çalışmalar yapmıştır. Picasso Afrika masklarından, Maya uygarlığına ait totem çubuklarından yararlanarak, Kübizmin felsefesini ortaya çıkarmıştır. Afrika masklarından yararlandığı için ona Afrika resimi diyemiyoruz. Picasso’nun resimleri deniliyor. Picasso bir İspanyol’dur, ama İspanyol resmi yaptı denilmiyor. O, İspanyol ressamıdır ve öyle biliniyor. Bir anlamda, o, kendi yapıtlarını görsel dil olarak dünyaya malediyor.  Her dilde olduğu gibi, Kürtçe de dünyanın heryerinde anlaşılmayabilir. Oysa görsel dil evrenseldir. Sonuç olarak, insanın o görsellik ile karşı karşıya geldiği zaman aldığı mesaj önemlidir.

Bir özgürlük mücadelesi var ortada. Ondört yıldan bu yana süren bir savaş yaşanıyor. Bu savaşı, mücadeleyi, resimlerle öyküleyebiliriz. Bunu her zaman hayata geçirebiliriz. Ama benim yönelimim bunun ötesine bir şeydir

Bunda Kürt kültürünün rolü ve katkısı ne olabilir?

Halkın bakışı çok önemlidir. Bir halk resim geleneği vardır. Mitolojik öykülerden esinlenerek halkın ürettiği eserler vardır. Örneğin, Şahmeran figürleri. Genç kızların çeyiz için hazırladığı eşyalardaki motifler var. Halılara yansıyan motifler var. Bunlar görsellik anlamında yapılan soyutlamalardır. Bunların kökeninin folklor araştırmacıları tarafından ortaya konulması gerekiyor. Bu aslında yüksek bir kültürün ürünüdür. 20. yy’da yaşayan ve soyutlama tarzında çalışan ressamın yaptığı, binlerce yıldır Kürdistan’da yapılagelen şeylerdir aslında. Bu kültürü hiç kimse hafife almamalı ve bu kültürü yaratan bir halkın çocukları olduğumuz için gurur duymalıyız. Görsel sanatlarla uğraşan arkadaşların, biz neyiz, ressam ya da heykeltıraş olarak neler yapabiliriz; tarih bize nasıl bir ışık tutabilir ve biz geleceğe ne gibi anahtar ürünler bırakabiliriz gibi soruları kendilerine sormalı ve bu konuda kafalarını yormaları gerekir. Kültürümüz barbarlar tarafından yokedilmekle karşı karşıyadır  ve çok az şey günümüze ulaşabilmiş durumdadır. Hiç olmazsa, onları korumalı ve üzerine bir şeyler koyulabilmelidir.

Yakın zamanda Avrupa’da yaşayan ressamlar olarak bir araya geldiniz. Kürdistan Ressamlar Birliğini kurdunuz. Bu kurumu hayata geçirirken hedefleriniz neler oldu?

1997’nin Mart’ında yapılan sanatçılar birliği kongresinden sonra alt yapılanmlar oluşturuldu. Her sanat dalında birliklerin oluşturulması, bunun yanında bunların bir çatı altında toplanılması kararı ortaya çıktı ve tüm sanatçılardan oluşan karma bir yönetim oluşturuldu. Müzik ve tiyatroyla ilgilenen sadece Akademiya Kurdi vardı. Bu kongreye ikiyüzelliye yakın Kuzey, Güney, Doğu Kürdistan ve Sovyetler’de yaşayan Kürdistanlı sanatçılar katıldı. Ben daha fazla katılım olacağını bekliyordum. Ama yine de yeterli bir katılım sağlandı. Biz ressamlar olarak bazı kararlar aldık. Bunlardan biri, bir katalog oluşturulması yönünde ki bir karardı. Çeşitli bölgelerde gurup sergileri planlanmıştı. Geçtiğimiz aylarda onbeş tane ressamımızın katılımıyla MED-TV salonlarında bu grup sergisini gerçekleştirdik. İkinci bir kongre kararı aldık, şimdi onu uygulamaya çalışıyoruz. Avrupa’da yaşayan ikiyüze yakın ressamımızın bu konuya daha duyarlı olmalarını bekliyorum. Bunun önemli bir gelişme olabilieceğini düşünüyorum.

Sanatla uğraşan biri olarak, Kürt halkının sanata sahiplenmesi için neler yapılabilir? Sanata ve resime ilgi duyan gençlerimizin neler yapması gerekiyor?

Siyasi olarak verdiğimiz mücadele ile dünya bizi tanımış durumda. Sanatın anlaşılabilmesi için ön bilgi gerekli. O yüzden bu yönlü eylemliliklerin yapılması gerekmektedir. Seminerlerin, toplantıların ve sergilerin düzenlenmesi gerekiyor. Aydınlarımıza da bu konuda büyük görevler düşüyor. Kongreden sonra bende şöyle bir fikir oluştu: her bölgede bulunan arkadaşların gruplar oluşturarak atölyeler kurması gibi. Biz Hamburg’ta bulunan ressam arkadaşlarla böylesi bir çalışma içerisine girme hazırlığındayız. Resim kursları açıp resim dersleri vermeyi düşünüyoruz. Böylelikle yetenekli insanlarımız ortaya çıkacaktır. Bunu biz tek başımıza başaramayız. Çevremizdeki insanların yardımına ihtiyacımız var. Şimdiye kadar pek önemli birşey yapılamadı, ama Kürdistanlı sanatçıların bir şeyler yapabileceğine inanıyorum. Kendini eleştirebilmek bence çok önemli. İnsan kendini eleştiremedikçe, ileriye adım atamaz. Buradaki olanakları iyi değerlendirerek daha iyi şeyler yapabiliriz. Onun için de, daha fazla duyarlı olmamız gerekiyor. Sanatçı olarak varlığımızı gözetmemiz gerekiyor. Sergilerimizi kütüphanelerde, kafe, kneipe türü yerlerde değil, artık galerilerde açmamız gerekiyor. Bundan dolayı, birlik olarak ortaya çıkmamız bizim için daha olumlu olacaktır. Bir de kongreden kongreye değil, gerektiği zamanlarda biraraya gelebilmeliyiz. Bu sürecin ilklerinden olmak, aslında çok heyecan verici bir şey. Bütün halkların tarihinde ilkler önemlidir. Sanatçı arkadaşlara şöyle bir çağrım var; “Gelin bizler tarihin ilkleri olalım”.

 

 
 

 

KIYMAYIN HASRETLERİME

Çok eskiden, daha şehirleşme hatta köyleşme olmadan evvel insanlar, dağ veya düzlük denilen vahşi doğanın birer parçasıydılar. Uzun bir yaşam süreci boyunca edindikleri bilgilerini kalıcı kılmayı ögrendiklerinde; teknoloji denilen bir olguyu yarattılar. Sonra, yerleşik hayatın küçük mekanlarına köy; büyüklerine şehir dediler. Böylelikle, doğaya yabancılaşan bir hayatın içine kendilerini hapsettiler. Ve onlar zamanla doğadan kopuşun acılarını çeker oldular...

Sürgünlügümdeki hasretlerim bir felsefeyle açıklanabilir mi? O kadar da önemli değil, ama beni şekillendirdiği kesin. Her günün sabahında penceremin önüne çıktığımda: koca bir şehir ve onu saran yeşillikleri görünce, aklım ülkemin pastoral yaşamına gider öylece...

Ve sorgularım kendimi, bu kadar yeşilin; bu kadar ağacın arasında nedir bu hasret? yeşile ve ağaca ve dağa, diyerek...

Oysa, kopuşun ardından oluşan bir düşünceler sarmalıdır bu.

Böyle olmasaydı, hasretlerin felsefesini yapmaya gerek varmıydı?

Sürgünlügümde edindiğim en büyük avantaj hasretlerimi biriktirmem oldu. Sanki hepinizin bu sözlerime şaşarak:

‘’Hasretten de avantaj mı olur!’’ dediğinizi duyar gibiyim. Oysa insan, içtenlikle inandığını saklamamalı. Bundandır ki, hep korkularımın olduğunu söylerim...

Ülke söz konusu olunca hasretlerimle çatışırlar ve o an

sohbetleşirim kendimle:

-Gel sorma şu ağacın akibetini!  Öylece, yaşa hasretlerinle.

-Ya bir de o ağaç kesilmişse, ona beslediğin hasrete yazık olmaz mı?

-Evet, evet galiba haklıyım.

-Dediğim gibi, bir de kesilmişse; çocukluk tanrılarımdan birini kaybetmiş olacağım.

-İyisi mi? o, anılarımda yaşamalı.

Kavurucu yaz sıcağında gölgesine sığındığım; göz açtırtmayan kar tipisinde klavuz edindiğim; yağmurlu mevsimlerde şemsiye yaptığım o ağacım öyle kalmalı.

            Bir ağaca bu kadar bağlılık da nedir? Deyip geçmeyin. Bir çölde,  küçücük bir çalılığın bahşettiği kimi nimetler, nasıl onu kutsallaştırırsa; benim ağacım da öyledir. Kaç nesil geçti gölgesinden bilemem, ama ben onunla büyüdükçe, daha da yaşlandığını gördüm. Ululuğu ondandı. Kimbilir ne savaşların; ne zulümlerin ve ne sürgün kervanlarının şahidi oldu. Dili yoktu konuşmaya ama, ben onu anlardım. Mavi kubbenin altında yalnızlık ürpertisinin zevkini paylaşırken onunla, çözmüştüm sırrını. Ve demiştim ki:

‘’Bu sonsuz ve de kurak yazının ıssızlığında, böylesine dik ve mahrur duran sen ey ulu ağaç! Benim gibi sana kıymak istemeyenlerin sayısını bilirmisin? Suskunluğun cevabın olsun; sen, bu güne kaldıysan; bunu, tapınıcılarının çokluğuna yormuş olacağım ve senin sırrın olarak kabul edeceğim’’

Şimdi ise, uzaklarda; hem de çok uzaklardayım ve halen son görüştüğümüzün  düşlerindeyim. Ülkeye gidip gelenlere, senin yaşayıp, yaşamadığını sormaya cesaret edemedim doğrusu. Korkum, hasretlerime hançer vurulmasınadır. Biliyorum, ülkem tiranların eğemenliginde; ben ise, sürgündeyim ve seni hasretlerimde yaşatmanın derdindeyim...

Eğer yitip gidersen  şu düşüncelerim kulağında çınlasın isterim:

Sınırlanmış zamanın çemberinde benliğini ararken, yitirilmişliğin kalıntılarında zamanların tanığı oluverir insan. Oysa çok... çok daha uzaklara giden köklerimin peşindeyim; tarihi ve zamanı olmayan yaşamı aramaktır benimki; varsın primitif desinler bana, sevinirim...

Nuri Aslan  Subat 2008

 

 
 

 

HALİL’E

Seni nasıl yazmalı Halil!.. Nasıl tanımalı Kürtler seni...

Sığarmısın tariflere, ey! Dağlar aşığı asi.

Seninki, Uysal’ken asi olmayı yeğleyişin hikayesiydi... tamamlamadan gittin işte...ben ise korkularımın gerçek oluşuna kızıyorum şimdi. Korkuyordum! evet korkuyordum! bu aşk, seni bizden ergeç koparacaktı ve de öyle oldu. Bahar kapılarını aralamışken, Ararat’ın  tepesine çıkacaktın hani...

Kürdistan dağlarının romantik devrimcisi!

Gidişin, o kadar acı verdi ki bana, doğrusu kızmak mı; ağlamak mı desem: içimi kemiren bir tuhaf duygunun girdabındayım şu an. Satırlarımı sana adamaktan başka, beni ayakta tutan güç yok. İçimde, ‘’Halil’e yazmamak olur mu, için kan ağlasa da yaz şu yazıyı!’’ diyen bir ses var sanki.

Eminim! seni tanıyan, seven herkes, bütün Kürt halkı matemini tutacak. Sloganların, seni geri getirmeyecegini biliyorum. Ama sana şairler şiir, yazarlar roman, ressamlar resim yapmalı; evet, yetmese de yapmalı ki  kalmasın gözlerin arkada. Biliyormusun Halil, anneni, kardeşini sık sık görüyorum; onlara, evet onlara ne diyeceğimin derdindeyim şimdi. Hele annen! Beni her gördüğünde sorardı seni. Zor be Halil! gerçekten zor! Bu ölümler bize acılar yaşatıyor... Ya ana yüreğine ne demeli...

‘’Beritan’’ ı izleyenler; herkes! Halil, Herkes!, özleyecek seni...Kürdistan dağlarının harlaşan baharında çağlayan dereler; sarhoş edesi çiçekler; şımarık ceylan yavruları;  fırça kuyruklu sincaplar kameranı özleyecek Halil...Zulmün  gölgesinde özgürlük destanı yazan yoldaşların, tarihin yapraklarında hep seni görecek ve anacak!..

Salon rejisörlerinin, dağlara gözünü döneceği zamanları da göreceğiz Halil!

Bir ilke imza attığını geşmişte söyledim; bu gün de; yarın da hep söyleyeceğim. Evet bir ilke imza attın.Dağlarda da sanatın, sinemanın yapılabileceğini ispatladın. Ama, dünya bunu görmedi; görmek istemedi; elbet bir gün görececek.Bırakalım dünyayı! kendimiz bile görmedik. Ama görecegiz Halil! mutlaka göreceğiz! Benim derdim bu değil; senin erken ayrılışınadır be! Heval! Yazılarından, film karelerinden seni analayabiliyordum elbet. Zagroslar’da derwiş misali doğanın mistik dünyasında, geçmişimize yolculuk yaparken yazıyor olmalıydın. Herkese nasip olmayan bir ayrıcalıktır bu. Bazı idealler vardır ki insanı her tür zorluğa katlanmaya razı kılar. Seninki böyle bir şeydi işte.

Belki, yıllardır seninle her anını paylaşan yoldaşların, daha iyi anlatacak seni, bunu iyi biliyorum. Ancak, yeterince anlatamadığımı bilsem de, ardından yazmamayı bir boşluk sayardım. Sana atfen, mutlaka yazamalıydım; salt yüregimin sesine kulak verseydim eğer, duygunun denizinde kaybolur giderdim. Keşke ağlamak çare olsaydı; keşke kızmak çare olsaydı; ama hiçbiri değil hiç biri!

Tek çare, bu uğursuz savaş bitmeli ve  ölümlerin önü kesilmeli Halil, kesilmeli!.. 

Nuri Aslan

 

 
 

 

TRAJEDİMİZ SONSUZ BİR ROMANDIR...

Her toplumun tarihinde mutlaka acılı dönemler olmuş ve  bir biçimiyle o dönemler kapanmıştır. Oysa, Kürtler’in tarihinde acıların olmadığı döneme ender rastlanır. Bu, bir yazgımıdır, talihsizlikmidir bilinmez. Ama bildiğim ve inandığım bir şey varsa o da: herşeye rağmen, bir toplumu acısıyla, mutluluğuyla var eden kültürünün devam etmesidir... dolayısıyla, bu kültürü ileriye taşımanın bir çok araçları vardır ve onlardan biri de sanatsal  anlamda romandır...

Romanı, tek başına bir  cümleler yığını olarak algılamak, kuru bir tarih bilgisi edinmekten farksızdır. Öyleyse, romancıdan bir takım beklentilerimiz olmalı. Elbette beklentiler toplumdan topluma; kişiden kişiye göre değişir. Ama, sanatın evrensel anlamda değişmeyen bir şeyi var: o da estetik ölçütlerdir. Bu ölçütleri iyi kullanan romancı, ressam, şair gibi kişilerin eserleri  kabul görür, etkiler ve evrenselleşir.

Eger, Rus romancıları, kendi halkının devrim öncesi veya sonrası acılarını, umutlarını, mutluluklarını dünyaya duyurabilmiş ve onu evrenselleştirebilmişlerse bu, onların sanatsal anlatım güçlerinden kaynaklanmıştır. Bu kriter günümüzde, ve her kes için hala geçerlidir. Benim, Rus devrimi hakkında edindiğim bilgiler, ne Lenin’in kitaplar dolusu teorilerinden; ne de komünist partisinin yazdığı tarihsel notlarından ibarettir. Tamamıyla Rus halkının o dönemki ruhsal ve sosyal gerçeğini sanatsal bakış açısıyla kaleme alan büyük romancıların eserlerindenden,  edindiklerimden ibarettir. Onları okuduğumda: kendimi Rus halkının bir parçası olarak gördüğüm anlarımı ve o etkilenişimi unutamam. Bu etkilenmenin sırrı ne kuru bir sloganda, ne de abartılı bir kahramanın serüveninde saklıdır...

Kürt romanına gelince:

Roman konusunda söylediğim şeyler sanatın geneli için geçerli olduğundan, konuyu romanla sürdürmek istiyorum. Evet, Kürtlerin acılarını, umutlarını, sevgilerini, aşklarını anlatan romanlar eger yazılacaksa:onları dünyaya taşıyan estetik bir nitelige, mutlaka ulaşabilmenin çabasına girilmelidir. Hele bir de; dünyanın üvey evladı konumunda olduğumuz bu uğursuz tarihi dönemlerin şahidi olacak romanlar yazılacaksa, bu sonsuz bir roman olmalıdır.

Trajik bir realite, ve bunun parçaları olan gerçek kahramanların bol olduğu toplumun romanında,  ne zorlama bir kurguya, ne de hayali kahramanlara itiyaç vardır.

Salt kurguyla  olsaydı, roman adına yazılan herşeyin zevkle okunacağı bir dünyada yaşıyor olacaktık. Demek ki, bir çekici, etkileyici hatta sarsıcı gücü olmalıdır romanın...

            Kürtler’in toplum olarak son otuz yıllık süreçte yaşadıklarına şahit olan kuşaktan biriyim.Beni etkileyen çokca şeyler yaşadım: Ağıtlar yakan annelerle birlikte, göz yaşlarımı yüreğime akıtığım anlar oldu. Ahlaksız Türk medyasına meze olan gerilla cesetlerini her gördüğümde, dünyanın adeletsizliğini inanmadığım tanrıya havale ettim. Gerilla günlüklerindeki, açlık, ölüm, özgürlük, inanç, bağlılık, aşk kavramlarında bunalan beynim, yüreğimi acılar deposuna çevirdi... Uzatmaya gerek yok, şimdi topraklarımızda bu realiteyi yaşamıyorum diyen varmıdır ? Tabii ki yok.

Ama önemli olan, dünyanın kör olmuş gözlerine, bir kaç satır da benim romanımı oku diyebilmektir. Tüm bunlar yazarlarımızın, çizerlerimizin  yaratım güçlerinde hayat bulacak şeylerdir.. Ve bu yönlü umut verici çabaların oluşu insanı sevindiriyor. Söz konusu çabaları gösterenlerden biri de sayın Hasan Bildirici’dir. Onunla bir birimizi hiç görmedik. Sadece basında çıkan yazılardan tanışıyoruz belki de. Politik anlamda yazdığı yazılarını genellikle okurum. Bu, normal rutin politikayı takip etmenin gereklerinden biri olsa gerek...

Ancak, insanda bir çok güçlü yan olabilir gerçegine olan inancım, sayın Bildirici’nin son romanını okuduğumda tazelendi...Dedim ya: bir sanat ürünü, etkileyici, çekici ve sarsıcı olmalı. Belki de romanı  bana okutturan özellikler bunlar olmuştur...Hasan Bildirici’nin ‘’Dönüşü olmayan yol’’  adlı romanı, saydığım özellikleri taşımamış olsaydı: bir kaç satırdan sonra, rafatki yerini herhangi bir kitap kimligiyle alırdı öylece... Ama olmadı, nefes nefese kendini okutturdu bana. Okurken sarsıldım, etkilendim ve de ağlamamak için kendimi zor tutum. Sakın bu tavrıma, duygusal deyip te geçmeyin lütfen. Yaşadığımız trajedi taşları bile ağlatır türdendir. Unutmayalım ki hepimiz birer insanız. Dolayısıyla, romanı okuyunca, halkımın yaşadığı acıları, ve onun acılarını dindirmek için dağlarda mücadele eden özgürlük tutkunlarının acılarını saniyelerde bile, yeniden yaşar gibi oldum...

Bu arada, trajedinin girdabına atılmış bir toplumun bireyi olarak, neden beni güldüren değil de, üzen romanlar okumaktayım?...türünden şeyler düşündüğüm anlar da oldu...ve olacakta...

Ama inancım şudur ki: trajedimizi anlatan romanlarımızı, eger bir gün dünyaya okutabilirsek; güldüren romanlarımızı da mutlaka yazabileceğiz. Bundan, kendi payıma eminim ...

Nuri Aslan       Aralık 2007

 

 
 

 

DOKUZLAR’A...

Sizler! Kürdistan dağlarının zaptedilemez çocukları!

Bir bahara daha merhaba demeden Zap’ta;      ayrıldınız bizlerden, kışları özlercesine kardan kefenlere bürünerek...

Öyle hüzünlüydü ki gidişiniz! Sanki Zagroslar’ın doruklarında sayısızca ugurladığınız güneşin yitim demleriydi...

Ama bu kez hüznün adıydı ölüm, hem de Şubat’ın nemli soğuk rüzgarlarında, Nuh’tan kalma Zap topraklarında.

Gidişiniz bir başkaydı...umuda başlayan bir yolculuktu sanki; ölümleri önleyecek bir ölümdü sizinki, ve de yüceydi.

Gel gör ki; yüreklere anlatamazsın bunu, keşke olmasaydı bu ölümler!.. keşke!

Dedim ya, sizin ölümünüz bir başkaydı!

Kana susamış barbarlara karşı direndiğiniz o soğuk Şubat’ın dokuz gününde, sanki dokuz yıl savaşmış gibi destan yazdınız...

Ve bizler, bu savaşı futbol maçları gibi izleyenlerin ruh hallerinden ürker olduk. Tiranlar rejimi, medyası ve bir bütün kurumlarıyla ölü bedenler üzerinden abartılı sayılar vererek, zaferler ilan ederken; barışa olan umutlarımıza hançerler saplandı. Oysa sizler, sizleri öldürmeye gelenlerin ölmemeleri için çağrılar yaparak, kutsanacak bir erdemlilik gösterdiniz.Ama dünya kör, insanlık sağırdı. Adeletin kapıları yüzlerimize kapanmıştı bir kere. Bize düşen: ‘’lanet olsun! Bu nasıl bir dünyadır böyle! Demektir şimdilik. Ama umut kapıları kapanmadı daha...

Gidişiniz yüreklerimizi burktu!

Çünkü; sevdalı olduğunuz Kürdistan dağlarının mevsimleri, günlüklerinizde sözcüklere dönüşmeyecek artık...Baharında çiçeklerini  koklamayı; yazında derelerinde yıkanmayı; kışında rüzgarlarının sesini dinlemeyi; sonbaharında hüzünlenmeyi  en çok sizler haketmişken, aramızdan ayrılıp gitmeniz elbette hüzünlü olacaktı...

Bencil olmadığınızı hepimiz biliyoruz. Sizler, o dağları ve mevsimlerini geleceğimize hediye ettiniz. Ölümünüzü umuda çevirecek kadar idealist olduğunuzu da bilmiyor değiliz. Ama dedim ya; yürektir bu! Keşke ölümler olmasaydı!..keşke.

Sakın, gözleriniz kalmasın arkalarda! Yoldaşlarınız, sizleri kirlenmiş dünyadan uzak, Zap’ın temiz topraklarına verdiler. Özgürlüğe adanmış bedenlerinizden filizler açabilsin gelecek günlere diye...

Nuri Aslan      www.nuriaslan@yahoo.de

 

 
 

           

            SINIRI OLMAYAN DÜŞMANLIK...

Şu ‘’doğa hepimizindir’’ ‘’Dünya hepimizindir’’ ve benzeri çevreci söylemlerin arkasında gerçekten durulmadığını umutsuzlukla ifade etmek isterim. Amansız ve öylesine kirli bir savaşın pençesine düşmüşüz ki, onu durdurmanın ve tahribatlarını gidermenin çaresizliğini şimdiden hisseder olduk.Tüm bunların sebebi malum kendine ‘’insan’’ım diyenlerdir. Savaş denilen uğursuz olgunun insanların eseri oduğu ve binlerce yıldır anlamsızca süregeldiği bilinmekle birlikte, her nedense bu trjadiye son vermeye gelince; gerekli çabaların olduğunu söylememiz çok zor. Yazık... yazık... demekten başka ne gelir elden, deme umutsuzluğunun atmosferinde insanın isyan edesi geliyor tüm bu yaşananlara...

Savaşın kör ettigi gözlerin, vijdanın penceresine döneceği günün umudunu hep hapsettim içimde; ve ona dedim ki sen ey umut! ütopyam olarak kal içimde, kal ki  zalimlere karşı gücüm olabilsin ve isyanımın gerekçesini sonraki nesillere bırakabileyim.Biliyorum isyanın kendisi de bir savaş biçimidir. Ama bu savaş mutlaka olmalı, evet bu savaş dalında yaprağa, yatağında suya, toprağında insana, kovuğunda hayvana, yuvasında kuşa, çayırında ota ve yaşama dair herşeye olan sınırsız düşmanlığa karşı mutlaka olmalıdır. 

Yıllardır kabus gibi coğrafyamıza çöken savaşın karşısında bir tarafata umutlar, bir tarafata çaresizliklerin olduğu günleri, ayları, yılları tespihe dizdim, kendimle hesaplaştım, bu korkunç olgunun sebep oldugu toplumsal trajedileri düşündüm. Bunları bize yaşatanların kirli yüzlerini görmeyen ‘’medeniyet’’ merkezlerinin iki yüzlülügü karşısında ürperdim ama çıldırmamak için mücadele ettim. Bu arada çıldıranları, yitip gidenleri, yitik kişilikleri de gördüm...

İşte buydu acılar yumağı, bunlara her eklenen şey onu daha da büyütür. O kangren orada sürdükçe; bu acılar daha da katlanacağa benzer...

Tam on üç yıl sonra bu sürgün ellerinde ablamla görüşme imkanım oldu. Onunla, bilinen o klasik hasret giderme muhabetine giremedim ve  tam nedenini de bilemiyorum. Hissettiğim kadarıyla ikimizde işin bilincindeydik, ve savaşın her birimizden birşeyler alıp götürdügü kesindi. İşin boyutu bireyleri, aileleri, köyleri çoktan aşmış ve genelleşmişti. Acılar ortak hale gelmiş ve kanıksanmıştı.Yıllar önce köy sınırlarını aşmamış ablam, artık toplumun acılarına ortak olmuştu bu anlamsız savaş sayesinde. Bu anlamda ona soracagım her sorunun karşılığında hüzünlerle yüklenmiş cevaplar alacağımı biliyordum. Nitekim öyle de oldu. Sohbetimizin bir yerinde, köyümüzün üstünde yer alan dağdan söz açılmıştı ve onun baharla birlikte ne kadar güzelleştigini bildiğimdem dolayı bir heyecan kapladı içimi.Ama ablam o güzel dağın geçen yıl bahara küstüğünü anlatırcasına, hüzünlü bir şekilde kendi anadilimizle şöyle dile getiriyordu:

’’Ne bra usar ama her ca de, her kowo de dar u ber pelçıme xo kerdi ya, kowe ma de ju dare ra serba heqı ju pelçım ne weci ya. Mı wat, ne bra bra na çı betera, no bırre ma em ser çaye nani bi. Peydona ama akle mı qı, mı wat  ne bıra her hal ni hellikopterane Tırko zehir eşti cı ayra na felaket ame ser.’’

Tercümesi, ‘Bahar geldiğinde çevremizde görebildiğimiz her yerde, her dağda ağaçlar yeşil yapraklara bürünmüştü. Ama bizim dağda allah için bir ağaç daha bir yaprak açmamıştı.Abime söylenerek dedim ki: yahu kardeş bu ne beter bir durumdur bu ne felakettir böyle.Sonra aklıma geldi ki bu olsa olsa Hellikopterlerle atılan bir ilaç olabilir’’dedim.

Yapılan şu düşmanlığa bakınız ki: kendi deyimleriyle ‘’teröristler’’ barınmasın diye, diger canlıların da hakkı olan baharları bile yasakettiler dağlarımızda. Attıkları kimyasal zehirlerin sebep olduğu doğal felaketi kendi zaferlerinin hanesine yazan zihniyetin tanımını nasıl yapmalı bilemiyorum. Bulduğum bütün kavramlar bu tarifi imkansız zihniyetin yanında mahsum kalırlar.

Ey dünya, ey ‘’medeni toplumlar’’ duyunuz! insanların birbirlerine düşman olması şöyle dursun, düşmanlık o sınırları aşarak ilerliyor, mazlumların yakarışları dünyanın cenaze marşı olmadan dudurun şu zulüm çarklarını. Metropol otellerinde ekoloji üzerine attığınız nutuklar, zalimlerin corafyamda kullandığı kimyasalın, orada zehirlenen canlıların,

Insanların çektikleri ahın dermanı olamaz. Kıyıya vurmuş bir yunus için kıyameti koparan çevreciler! benim ülkemde kimyasal ölüm kusan savaş makinalarını kullananları neden görmüyorsunuz! Insanlara degilse, oradaki diger canlılara, ağaç ve otlara acıyın.

Nuri Aslan     Kasım 2007

 

 
 

 

KÜRT SİNEMASINDA SÜRREALİST İZLER

Sürrealistler, kendi sanat felsefeleri gereği betimlemek istedikleri şeyi, gerçek dünyadaki ilişkilerine göre ele almazlar. Daha çok düşsel ortam yaratacak bir kurgu içinde sunarlar. Yapıtlarını her sanatçıda olduğu gibi bilinen bir teknikle yaratmış olsalar da, onların gerçek üstücü olduklarını, yapıtlarındaki kurgulardan anlamak mümkündür. Yani onların yapıtlarını gerçeküstücü kılan şey, sadece kurgularının  yaşadığımız nesnel dünyayla fazla ilişkilerinin olmayışıdır.Tabiiki, her sanat dalında bu akıma ait izler değişik versiyonlarda karşımıza çıkar. Bunlar, kimi yerde düşşel yaratık ve nesneler; kimi yerde olasılığı olmayan figür deformasyonları oluverirler; ve kimi yerde de mistik asmosferler içinde ruhların buluşmasını çağrıştırırlar.

Son günlerde gösterime giren ünlü Kürt yönetmen Bahman Ghobadi’nin ’’Half Moon’’ yani ’’Yarım Ay’’ adlı sinema filminde Sürrealist bir yönelim olduğunu söylemek mümkündür. Bizler, özellikle batı çıkışlı gerçeküstücü filmlere veya diğer sanat alanlarındaki ürünlere fazla yabancı değiliz. O kadar çok yapılıyor ki, neredeyse dejenarasyon sınırlarını yoklamaktadırlar. Ancak, Kürt sinemasının açılım gösterdiği son yıllarda farklı çizgilerde deneysellikler yaşamasını sevindirici buluyorum. Kürt sineması artık‚ ’’le le, lo lo’’sözcüklerinden dolayı kendine Kürt filmi yapıyorum diyenleri aşmıştır. Dolayısıyla dünyaya açılan bir Kürt sineması, evrenselleşmiş bir takım sanat düşünceleriyle tanışmak zorundadır. Ve belki de kendi doğallığından gelen özellikleri evrenselleştirmek durumundadır. Bu yönlü çabanın sahibi olan Kürt yönetmenlerinden en iyi örnek olarak Bahman Ghobadi’yi verebilirim. Ve onun son filmi olan ’’Half Moon’’u  bu çeçevede kısaca değerlendireceğim.

Half Moon, Doğu  Kürdistanlı bir müzik gurubunun ve özellikle de gurupta kadın sanatçıların oluşundan dolayı İran makamlarından gördüğü baskıları konu almaktadır. Ana tema bu olmasına rağmen, filmin bir çok açıdan mesajlar içerdiğini şöylemek mümkündür. Kürtlerin yüzyıllardır kendi coğrafyalarında esaret altında yaşamalarından tutalım, İslami değerlerin hakim olduğu alanlarda özellikle kadınların gördüğü baskı ve acılara kadar bir çok şey sıralanabilir, ve Ghobadi hemen hemen tüm filmlerinde bu temaları öne çıkarır. Ayrıca Kürt çorafyasından mistik atmosferler oluşturan kesitlere yer vermesi, onun filimlerine önemli bir özellik daha  kattığını unutmamak gerekir.

Tüm bunlara ek olarak: yeni oluşundan veya daha ustaca işleyişinden mi olacak? tam söyleyemem, ama filme önemli bir özellik kazandıran sürrealist vurgular beni oldukça etkiledi diyebilirim.Bu vurguların, yukarıda kısaca tanımladığım sürrealist akımın çerçevesine uyup uymadığı o kadar önemli değil. Önemli olan, anlatımı güçlendirecek ögelerin cesurca kullanılmış olmasıdır. Yönetmen, müzik topluluğunun yaşadığı serüveni anlatırken, tek düzeliği tercih etmemiştir; bunun yerine, kimi zaman yalnızlaşan bir insanın kendisiyle hesaplaşması; keza, ölümle yaşam arasındaki sınırda dahi,  ideallerinden vaz geçmemesi gibi çok güçlü bir anlatımın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Film, traji- komik bir doku içerisinde akıyor gibi görünse de, Kürt çoğrafyasında çok daha eskilere dayanan inanç felsefesinin, islami değerlerle uyumlu bir çeçevede olmadığını, bundan dolayı da büyük tarjedilerin yaşanmakta olduğunu vurgular gibidir. Gurubun başındaki  yaşlı adamın, yaşadığı gerçek dünyada ve insanları arasındayken bile, birden kendini başka bir alemde bulması, farklı bir anlatım boyutudur. Ölüm sonrası dünya dediğimiz o alemin felsefi kökleri aslında islamdan çok öncelere, mitololjik devirlere kadar dayanır.Yönetmenin, yaşlıyı söz konusu alemde gezdirirken mekan, müzik ve ışık ögelerini çok ustaca kullandığını burada belirtmek isterim .Öyle ki, bu sahneleri izlerken bir an kendimi, antik Mezopotamya’nın tapınak delhizlerinde tanrıları kutsayan tapınıcılar ayininde hissettim.

Sonuç olarak Bahman Ghobadi, Kürt sinemasına sürrealist ögeler kazandırıyor derken, özünde tarihin derinliklerinde saklı olan değerlerimizin peşine düşüşün öyküsünü anlatmaktadır. O öykünün gerçegi çoğrafyamızın mitolojisinde ve mistisizminde saklıdır.

Nuri Aslan

 

 
 

 

BARIŞ SANATI

Uyum  ve karşıtlık tabiatın yasalarında yer alan belirleyici olgulardır ve birbirlerinin tamamlayıcılarıdırlar. Yani karşıt olan şeyler bir aşamaya gelindiğinde uyum içersinde de olabilirler. Bu durum doğal olarak  toplumların sosyal ilişkilerine de yansır.İnsanların sanat, politika ve daha birçok alanda geldiği bugünkü aşama karşıtlık ve uyum kavramlarını daha da netleştirmiştir. Burada barıştan bahsederken savaş olgusuna karşıt olarak düşünmek durumundayız.

Savaş insanlık tarihinde çok eskiye dayanan bir eylemin adıdır. Bunun karşıtı olan barış da bir o kadar tarihin derinliklerine uzanır. Ve insanlar bu iki olgudan tarihler boyunca vaz geçememişlerdir. Hem savaş, hem de barış için her zaman gerekçe bulmak da yine insanların alışkanlıklarından sayılır. Belki zorunluluklar desek daha makul olur çünkü: savaş için gerekçe bulan toplumlar zora düştüklerinde barışın gerekçelerini düşünmek durumunda kalırlar.Günümüzde halen savaş ve barış olgusu toplumların karşı karşıya kaldığı ve çözümü zorlaşan iki olgu olarak varlıklarını sürdürmektedirler.

Dün, bugün ve belki de yarın; doğmuş, doğan, ve doğacak olan çocuklar hep savaşlı bir dünya ile tanıştılar, tanışıyorlar ve tanışacaklar. Onlar büyüdüklerinde savaş ve barış seçenekleriyle karşı karşıya bırakıldıklarını görecekler. Öyle bir dünyada yaşamaya mahküm edilmişiz ki; neredeyse savaş sevilesi bir olgu haline getirilmekte. Ekranda savaş, oyuncakta savaş, sokakta savaş çağrışımı yapamayan bir olgu neredeyse yok gibi... Gerekliliği olmayan ve her biçimiyle bir yıkımın adı olan savaşı neden insanlara sevdirmeye çalışırlar birileri? En trajik olan ise: neden insanlar korkunç ve bir suç olan bu eyleme dur demeyi bilmezler? Üzüldüğüm noktalardan biri de işlenen suçların savaş sanatı olarak adlandırılmasıdır. Sormak lazım : Yakıcı, yıkıcı, yok edici bir olgunun sanatla özdeşleşmesi mümkün müdür? Elbette değil. Oysa  ‘’Barış Sanatı’’ söylemi sanatın ahlaki çerçevesine uygundur. Genel anlamda sanatın temelinde güzellik felsefesi yatar tanımlaması yapılacak olsa o zaman: yakıcı, yıkıcı kısıtlayıcı olmayan herşey güzeldir. O halde barış güzel bir eylem ve yaşam biçimidir. Kötü şeylerin karşısında yapıcı, güzelleştirici, özgürleştirici bir eylemi başarmak  gerçek anlamda yaratıcı çaba gerektirir. Halbuki savaş bütün güzellikleri kolayca ortadan kaldırabilecek kadar kötüdür.

Kötü şeyler yapmak için sanatı rehber edinmek gerekmez. Yani savaş sanatı söylemi bana göre bir safsatadır. Böyle bir söylemi güzellige bulaştırılmaya çalışılan bir kir olarak görüyorum. Çünkü, savaşlar salt insanların yarattığı nesnel değerleri, yani elle tutulur, gözle görülür değerleri değil, aynı zamanda ruhsal yapıları da yıkar. Yıkılan binaların yerine benzerleri yapılır, kırılan heykeller tekrar yapıştırılır yada kopyası yapılır, ama ölen insanlar bir daha geri getirilemez. Onların anne, baba, kardeş ve akrabalarının ve birbütün olarak bir toplumun içine düştüğü ruhsal çöküntüyü onarmak kolay değildir.İşte bu noktada savaşın taraflarını uzlaştırmak, acı geçmişlerinin üzerine güzel gelecek kurmalarını özümsetmek elbette büyük emek, çaba ve yaratıcılık gerektirir.Ben bunu barış sanatı olarak tanımlıyorum.

Dünyamıza, bölgemize ve ülkemize gerekli olan savaş değil, barıştır. Barışı inşa etmek halklarımızın acil bir sorunu haline gelmiştir.Bunu görmezlikten gelerek savaşı kızıştırmaya çalışan türk generallerini ve onları destekleyen şakşakçı medyayı ve körelmiş beyinlerinde ırkçı histerilerden başka şeyleri olmayan ‘’türk olmayan türkleri’’ bu savaş sevdasından vaz geçmeye çağırıyorum. Onların Kürdistan ve Türkiyeli anneleri ağlatmaya hakları olmamalı. Bu gidişatın daha fazla yıkım getirecegini bile bile nasıl olurda bir çılgınlığın peşinde koşarlar?

 Bu savaşta en çok acı çeken taraf  Kürtler olduğu halde, dağdan gelen cenazelerinin başında halen barışı dillendirmelerine karşın, asker cenaze törenlerini Kürt düşmanlığını yayma aracı olarak kullanmanın ne yararı oldu ve bundan sonra ne kadar olacak. Kürtlerin bu insancıl iyi niyetli yaklaşımları daha ne kadar geri tepecek. Bir söz vardır:

‘’Her sabrın bir sınırı var’’ diye.Geçekten Kürtler sabır konusunda büyük ustalık göstererek bu sınırı dahada genişletiyorlar. Daha bir iki gün önce  Hamburg’da yapılan şehitleri anma gecesinde, Erzincan’da şehit olan oğlunun anısına konuşan babanın söyledikleri Kürt halkının sözleriydi sanki. O bütün acılara rağmen hep barışın gelmesini ve bu savaşın bir an evvel bitmesini istiyordu. O, bir barış sanatçısı olmayı, onu inşa etmeyi öneriyordu. Kürt halkının arzusu da budur, barışı inşa etmeyi yıllardır söylüyor ve söylemektedir.

            Sonuç olarak savaştan hayır gelmez, gelin iş işten geçmeden hep birlikte barışı inşa edelim ve onun sanatçıları olalım. Olalım ki yüreklerimiz bir daha ağlamasın diyorum.

 

Nuri Aslan  18 Haziran

 

 
 

 

DAĞLARIN  ÖZGÜR ÇOCUKLARINA...

Dağları sadece resimlerden tanıyanlara üzülmüş ve bunun, onlar için ne büyük bir kayıp olduğunu hep düşünmüşümdür...

Oysa ben de onlardan biri gibiyim artık, ama bir farkla. O da acı duyduğumdur.

Nasıl olur, bir dağı görmemek neden acı versin ki insana?

Veriyor işte, ve mutlaka bir nedeni olmalı.Buna duygumu, sevgimi, bağlılık mı, top yekün romantizm mi? Ne derseniz, deyin. Mutlaka bir yerde etkisini hissedersiniz. Benim yaşadıklarım da bunlardan ibarettir.

Özlemle, acının kardeş olduğu yaşamın mahkumları olmuşuz sanki. Daha düne kadar gecesinde yıldızlara sarıldığım; gündüzünde çiçegini okşadığım dağlarım, şimdi benden uzaklarda filim karelerinde ve acılar içindedir.

Dağların özgür çocuklarının günlüklerinde, anılarında özgürlüğü yaşamak tek avuntum oldu. Onların kahramanları çiçekler, otlar, kuşlar, sincaplar, geyikler vs. iken:  ben de mutlu ve özgür olmanın hayalini kurarım kendimce...

Şu saydığım kahramanların metropollerin yapay tepe ve bahçelerinde tutsak hallerine baktıkça katlanır acılarım.Ve dağlarla özgürlüğün ne kadar uyumlu olduğuna ve ne kadar doğal olduğuna inanırım.

Nereden çıktı şu savaş belası, hangi tiranın, hangi zulümperverin buluşudur bu onarılamaz yaraların sebebi olan düşmanlık tohumu? bilinmez. Ama zulüm görenler bir şeyi çok iyi bilirler o da özgürleşmektir.

 Bundandır ki ülkemin çocukları sığındılar ana şevkatli kucaklarına dağlarının. Bir ellerinde çiçek demetleri, bir ellerinde ölmemek için silahları olan bu insanlar, o dağlardan inmemeli. Bilirim silahlar kirlidir ama, onu yapanlar daha da kirlidir. Gün gelir omuzunda sincabı, cebinde mis kokulu çiçekleri, kucağında ceylan yavrusuyla dolaşan dağların özgür çocukları, anılarından silahı çıkaracaklardır.Ve insan, o zaman görecek ki gerçek yaşam, doğanın kucağında birbirini yok etme planları yapmayan bir toplumun oluştuğu süreç olacaktır.

Esareti tadan, özgürlüge daha düşkün olur, özgür olan ise yeniden esir olmayı kabul etmez. Ben dağların çocuklarını böyle bilir, ve hep öyle kalmalarını düşlerim, çünkü onların yeni bir yaşamı orada yaratacaklarından eminim. Uygarlık bu topraklarda doğdu ama bir tarihi şanşsızlık o uygarlığı yaratanların torunlarını zulümlerin cenderesine bıraktı. Ve onlar şimdi ilk uygarlığın filizlendigi dağların doruklarında, yaylalarında, vadilerinde yeniden köklerinin peşindedirler. Gördükleri her kovuk, her fosil, her kabartı ve her kalıntının ışığında atalarının izlerini sürmekteler. Ters yüz edilmiş tarihin ötesinden başlayarak günümüze kadar gelen trajik insanlık öyküsünün, daha doğrusu çoğrafyamızın öyküsünün doğrusunu yaratmaya çalışmaktalar. Bu, özgür insanın yaşama bakış açısında objektif davranması sonucunu beraberinde getirir. Filozoflar çağında nasıl ki herşey keşfedilmeyi bekliyordu, şimdi de yanlış yapılanlar düzeltilmeyi beklemektedir. Bunu ancak özgür insanlar başarır. Bana göre özgür insanlar, dağlarımızın özgür çocuklarıdır. Ölüm pahasına da olsa orada duruşları boşuna değildir ve bunun tek izahı da olamaz, mevcut toplumların içine düştükleri doğaya, kendine yabancılaşan ve kirlenen yaşama olan tepkileridir onları dağlara bağlayan, çünkü kirliğin ve zulmün en zor ulaştığı alanlardır oralar.

Eger tiranların saldırıları olmadığı günler gelirse, orada kurulan yaşamın en çekici yaşam olacağından kuşku duymuyorum.

Özgürlüğü sevenlerin, onları kıskandıklarından eminim; doğrusu ben de kıskanıyorum ve de onları seviyorum.

Nuri Aslan   Ekim 2007

 

 
 

 

YAĞMURLARI SEVMEZ OLDUM...

Karlara teslim olan her şey, o yorgan altında sıkıldığında yağmura ihtiyaç duyar.Gök tanrılarının kapışması sandıkları gürültülerle uyanan yer altı canlıları, üzerlerindeki yorganın kalkma vaktinin geldiğini anlarlar. O günün bir gece vaktinde dışarı çıkıldığında, lacivert kubbenin altında parıldıyan sonsuz beyazdan eser kalmamıştır. Şarıltılarıyla, karı yuttuklarını ifade edercesine bir senfoni tuttururlar gecenin ıssız karanlığında dereler. Ve kışı bitirdiklerini müjdelerler. Baharı besleyip süsledikten sonra yağmur tanrıları bir müddet dinlenmeye çekilirler...

Bulut fakiri gökyüzü güneşle dost iken kavrulur toprak, ve mevsimin adına yaz derler.

Yer yarıklarında saklambaç oynadıkları sanılan mahluklar nemlere hasretken; ağaçlara karıncayı kıpırtacak kadar yel nasip olmazken; başak vermeye hasret buğday filizleri muradına ermeden sararırken; pınarlar, muhtaçlarına yetmemenin utancını yaşarken yağan yağmur sevilmez mi? Toprak yağmurla sevişmenin sarhoşuyken salar kokusunu bütün alemin üstüne. Yağmuru seviyorum.. yağmuru seviyorum dercesine.

            Sıcak titreşimler tepelerinden göklere süzülürken insanlar, mavi satıhdaki kararsız lekelere umut bağlarlar. Kızgın yerlerin  diplerine gizlenen canlılarda hal kalmazken, pınarların başında olma  hayali en derin açlıktan baskın gelir. O an bir yağmur hamlesi  bile uyuşukları uyandırmaya, susuzlukları gidermeye derman olur. İşte bizde yağmurun sevilmesi, bundandır.

Peki yağmurları sevmeyen birinin bunları anlatmasının anlamı nedir? Hiç şaşmanıza gerek yok çünkü benim sevmediğim yağmurlar bana ait olmayanlardır ve sıkıldım onlardan.Hele tepemde o sevimsiz bulutları görünce daha tuhaf olurum.Herşeyin zamanı ve yeri var ilkesinin bir anlamı da kalmadı buralarda. Yazın kuraklığını yağmura hasret içerisinde yaşamazsam; karların eriyişini çağlayan derelerden haber almazsam; her yağmur sonunda toprağın aşk kokularını içime çekmezsem neye yarar o yağmurlar. Dört mevsim tekdüze olmuş hayatlar ve de tek iklim.

‘’Benim kurbanlarım çok evvel oldu’’ diyen ozan ne de güzel söylemiş.

 Ben de buranın yağmurları benim neyime, benim yağmurlarım çok evvel yağdı desem, meramım anlaşılmış olur herhalde.

Nuri Aslan   Ağustos 2007